Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Tost ve Kahve



 [ TOST VE KAHVE ]*

Mustangımı çadırın önündeki park yerine bıraktım.
Koşar adım çadıra vardım.
Retina taramasından sonra çadırın etrafındaki güvenlik bölgesi kalktı.
İçeri girdim. 
Çantamı çalışma masamın yanına bıraktım. 
Ceketimi askıya fırlattım.
Kendimi tuvalete zor attım. 
İnsanın kendi tuvaleti gibisi yok şu dünyada.
Bu rahatlığı başka bir yerde bulamıyorum çünkü.

Zulu elinde havlu tuvaletin kapısında bekliyordu. 
Teşekkür ederim Zulu, dedim havluyu alırken.
Teeeşşeeekkkürr ettmmeeene geeereeeekkk yoook, dedi cızırtılı bir sesle. 
Ses kartını acilen güncellemem gerektiği bariz bir şekilde haykırıyordu Zulu’nun sesi. 
Hoş, Zulu’nun da yeni ve organik modelleri çıktı. 
Artık yolda yürürken yanımdan geçenlerin insan mı yoksa robot mu olduğunun ayırımına varamıyorum.  

Mustangı sürerken kendimi çok kasıyorum sanırım.
Her tarafım tutulmuş gibi ağrıyor.
Kendimi masaj koltuğuna bırakırken Zulu tost ve kahve hazırlamak için mutfağa geçti. 
Redbook’a, iş yerime, on beş günde bir gidiyorum. 
Şirket politikası gereği uzaktan çalışan benim gibi elemanları insan kaynakları bir gün için şirket binasında topluyor. 
Sosyalleşme ıvır zıvırı adıyla bir sürü hokkabazlık yapıp gönderiyorlar.
Kurum kültürüne dâhil oluyormuşuz. 
Oysa benim onlara para kazandırmamın sebebi asosyal olmam, sosyal birisi olsam bu kadar hayal kurmazdım sanırım.

Zulu, tost ve kahveyi getirip sehpaya bıraktı. 
Tostun ve kahvenin birbirine karışan kokusuna bayılıyorum. 
Kahveden bir yudum alıyorum. 
Bir ısırık tosttan.
Harika.

Masaj koltuğundan kalkıp çalışma masama geçiyorum. 
Bedenimdeki tüm yorgunluk süzülüp gitmiş gibi. 
Şimdi işimi yapmalıyım. 
En azından iki saat hayal kurmalıyım. 
Benim işim bu, hayal kurmak. 
Redbook’un Tahayyül adını verdiği bölümde çalışıyorum.
Haftalık 2 GB kotam var, kotayı doldurduktan sonrası yan gel yat.
Ama ben iş prensibim gereği olarak, kota dolsun dolmasın günde en az iki saat hayal kuruyorum.
Çünkü ne demiş ataların ataları, işleyen demir ışıldar!
Aslında su katılmamış bir hayalperesttim, hayal kurmadan yaşayamam!

Bağlantı aparatlarını şakaklarıma yerleştirip  genel ağa bağlanıyorum.
Biraz eski usul ama hayal kurarken boş beyaz bir kâğıdın üzerine kelimeler yazıyorum.
Kelimeler arasında özgün bağlantılar kurmaya çalışıyorum.
Bu yöntem sayesinde kısa sürede Tahayyülcüler arasında üçler derecesine yükseldim. 
En üst seviyenin bir altı oluyor bu bildiğim kadarıyla, bir üste çıkınca evliya oluyorsunuz!
Şirket bu derecelendirme işine meratip adını veriyor.
Redbook böyle tuhaf bir dil kullanılıyor iç hiyerarşisinde, sadeleşmeye karşıymış kurucusu.
Elinizde sözlükle dolaşmanız gerekir binanın içerisinde bile.
Robotlara hayal satan bir firma için ilginç bir dil kullanımı ama bir süre sonra alışıp gidiyorsunuz. 

Hayal kurmaya başlamadan önce gelen kutusunu kontrol ediyorum.
Geçen ay gönderdiğim hayaller Tasdik bölümünden geçmiş. 
Tahakkuk eden param hesabıma yatırılmış. 
İyi para kazanıyorum ama bir asosyal için parayı harcamayı bilmiyorum.
Genelde elimdeki parayı çarçur ediyorum.
Zulu bile benden çok daha iyi anlıyor ekonomiden.
Bunu fark ettiğimden beri çadırımın muhasebe işlerini ona devrettim. 
Gelir gider ondan soruluyor.
Dışarı çıkarken hesabıma harçlığımı o yüklüyor. 
Robotumun hizmetindeyim, deyim yerindeyse.

Zulu ile düşünme şeklimiz birbirine çok benziyor, çünkü ona yüklenen bütün hayaller bana ait. 
Hatta, yapay zekası benden aldığı hayalleri işleyerek yeni hayaller kuruyor.
Bilmeyen birisi Zulu’nun kurduğu hayaller ile benimkiler arasındaki farkı ayırt edemez. 
Aramızda kalsın bazen şirkete Zulu’nun hayallerini gönderiyorum, fark etmiyorlar. 
Yakında Zulu her şeyi devralabilir. 
Evet, bu tehlikeli bir durum ama Zulu’ya kendim kadar güvenirim. 
Kendime de Zulu kadar. 
Yani aslında ben Zulu da olabilirim.
Zulu da ben.

E-postaları kontrol ettikten sonra hayal girişini açıyorum. 
Ama bir terslik var.
Şifremi kabul etmiyor. 
İmkânsız, yirmi yıldır aynı şifreyi kullanıyorum.
Zulu ile göz göze geliyoruz. 
Zulu’nun elinde susturucu takılmış bir glock.
Tek bir atış yapıyor.
Kurşun alın kemiğimi dağıtıp beynimin içerisine dalıyor.
Arka taraftan çıkmadan önce nefesi kesiliyor.
Arkaya mı öne mi düşsem diye karar veremeyip sağ tarafıma doğru yığılıyorum. 

Şirketten tanığım iki Tasavvurcu içeri giriyor. 
Ellerinde testereler ve büyük siyah torbalarla.
Tasavvurcularla olan rekabetimizin sadece yazılım farkı olduğunu sanıyordum.
Meğerse daha derin bir düşmanlık varmış.
Ama artık bir ölü olduğum için bunu araştırmaya vaktim olmayacak. 

Beni parçalara ayırıp siyah torbanın içerisine koyuyorlar.
Zulu etrafı toparlayıp hiçbir şey olmamış gibi bilgisayarın başına geçiyor.
Bağlantı aparatlarını şakaklarına takarak sisteme giriş yapıyor.
Parmakları klavyenin üzerinde hareket ediyor. 
Şifre kabul ediliyor, bu sesini nerde duysam tanırım. 

Hayal yüklendi, uyarısıyla gözlerimi açıyorum. 
Kalemi, kelimelerle dolu kâğıdın üzerine bırakıyorum.
Hayal işleyicisi programını kapatıp şakaklarımdaki aparatları çıkarıyorum.
İki tasavvurcu Zulu’nun parçalarını torbalara dolduruyor.
Kendime bir tost ve kahve yapmak için mutfağa geçiyorum.
Tost ekmeğini çıkarıyorum.
Kahve makinesinin düğmesine basıyorum.

Beş dakika sonra masaj koltuğuna bırakıyorum kendimi.
Tost ve kahvenin birbirine karışan kokusu nedense eskisi kadar çekici gelmiyor!

*Ceylan Özbay'a

[ izzet koçak ]

Mutluluğun Kokusu


[ MUTLULUĞUN KOKUSU ]*

Dalından koparıyormuş gibi birkaç domates attım poşete. 
Diğer poşete biraz köy biberi koydum. 
Menemene soğan konulur mu konulmaz mı tartışması umurumda değildi ama soğan alırken aklıma geldi birden. 
Ben ‘gizli soğan sevenler derneği’ üyesi olduğum için soğan, benim hayatımda her şeye maydanoz olmayı başarıyor. 

Cennet de böyle bir yer olmalı, dedim marketin manav bölümünde çalışan abiye.
Yüzüme tuhaf tuhaf bakmaya başladı. 
Hani, dedim, elini uzattığın her şeye ulaşabiliyorsun ya o bakımdan.
Güldü. 
Yaka kartında ismi yazıyordu: Nuri.

Nuri abi aldıklarımı tartı, barkotlu etiketleri poşetlerin üzerine yapıştırıp alışveriş arabasına yerleştirdi. 
Arabayla raflar arasında slalomlar yaparak şarküteri reyonuna ulaştım. 
Coşkun Sabah söylemişti.
Yok, şarkıyı değil yumurta fiyatlarının böyle fırlayacağını ama söylemediği şey her şeyin fiyatının havaya uçacağıydı. 
Umarım kısa zamanda ekonomik yer çekimi bulunur, yoksa beşiğinde sallanan bu canavar büyüme rakamlarını da yiyip bitirecek! 
Altı yumurta da arabanın içerisine yerleştikten sonra cep telefonuma gelen watsap mesajıyla irkildim. 
Cep telefonu bende böyle bir rahatsızlığa sebep oluyor. 
Ondan gelen her şey beni önce tedirgin ediyor, sonra olumlu ya da olumsuz fark etmeksizin bir gerilime sokuyor.
Doktora gitmedim, kataloga yeni bir hastalık daha eklemenin âlemi yok.

Mesaj eşimden geliyordu. 
Eski eşimden, nafakayı yatırdığım için teşekkür ediyordu. 
Kalp emojisine tıklayıp, gönder butonuna bastım.
Ayrıldığımıza herkes çok şaşırmıştı. 
Aslında biz de şaşırmıştık, lakin ayrılığımız her şeyin daha kötü bir anıya dönüşmesini engellemeden doğru bir zamanda gelmişti. 
İkimiz de geriye dönüp baktığımızda mutlu bir evlilik görüyoruz. 

Arada eleştiriler geliyor çevreden, sürdürmek için yeterince mücadele etmediğimiz için.
Oysa eşim de ben de mücadeleci kişiler hiçbir zaman olmadık. 
Hislerimizin kuvvetine inandık ve o hislerle kaba kuvvete başvurmaya gerek duymadık.

Kasiyer toplam rakamı söylediğinde bir aldıklarıma baktım bir de kasanın üzerindeki dijital ekranda yazan rakama.
Bu rakamlara alışmak kolay olmayacak ama alışırız önünde sonunda.
Kredi kartını uzatıp şifreyi girdim. 
Eşimin doğum günü, eski eşimin!

Marketten aldıklarımı dolaba yerleştirdim. 
Sabahtan kalan çayın altını açtım. 
Sınav kâğıtları masanın üzerine yayılmış okumam için beni bekliyordu. 
İçimden bir keşke daha geçti, özel bir okulda çalışıyor olsaydım, hepsine yüzü basar geçerdim diye.
Cam kupaya çayı doldurdum. 
Şekersiz çay içmek hastalık belirtisi olduğu için artık çaya şeker atmıyorum.
Hastalık mı yarıştıracağız şimdi, adını anmaya mahal yok illetin.
Masaya oturdum.
Yazılı kâğıtlarını önüme çektim.
Çaydan bir yudum aldım.
Faber-castell kırmızı tükenmez kalemin kapağını çıkardım.

Uyanık öğrencim kompozisyona benim sınıfta sıklıkla kullandığım bir cümleyle başlamış:
“Bir sabah uyandım ve kendimi bir karıncaya dönüşmüş olarak buldum. O günden beri durmadan çalışıyorum.”
Kompozisyonun sonunu pek bağlayamamış ama noktalama ve yazımda pek sorun yoktu. 
Baktım, elimde yeterince tam puan var, verdim ve diğer kâğıda geçtim.

Üç saat sonra masanın üzerini karıncalar bastı. 
Yazılı kâğıtlarındaki her bir harf bir karıncaya dönüşmüş gibiydi.
Masadan aşağı dökülüyorlardı. 
Bir grup karınca kırmızı faber-castelli sırtlanmış gidiyordu.
Yazılı kâğıtlarına verdiğim notları kemiriyordu bir kısmı da.
Ellerim, ellerimin yerinde uzun siyah bacaklar vardı. 
Karıncalar üzerime tırmanıyordu.
Yine dev bir karıncaya dönüşmüş bir haldeydim. 

Sandalyede geriye doğru yaslandım. 
Sırtım tutulmuştu, gözlerim ağrımıştı, aklım bulanmıştı. 
Acıkmıştım.
Karnımdan gelen sesler, bekâr bir adam için menemen vaktinin geldiğini ilan ediyordu. 

Soğanları doğradım ve tavanın içerisine attım.
Kulak memesi kıvamında pembeleşinceye kadar tavanın içerisinde çevirdim.
Mutluluğun mutfağı dolduran bu soğan kokusu olduğuna eminim ama kanıtlayamam!


*[ izzet koçak ]

Ahmet KOÇAK'a

Yağmur Adam


 [ YAĞMUR ADAM ]*

Öğle arasına girmiştik.
Bu oyunu bozarsak biz bozarız, dedi sakince.
İyi de, dedim, güzel güzel oynuyoruz niye bozalım!
Bilmem, dedi, bu da sanırım bilinçaltımın bana bir oyunu.

Sonra kavanozdan bir sözcük daha çekip okudu: Eylem.
Ben de o sözcükle alakalı en alakasız cümleyi kurdum.
Oyunun kuralı buydu.

Kar yağmıyordu, kar duasına çıkmayı kimse düşünmüyordu.
Yağmur hafiften çiseleyip geçmişti.
Kardan adam yapamıyoruz, bari yağmur adam yapalım teklifim kimse tarafından ciddiye alınmadı.
Oysa ben ciddiydim.

Şirketteki döner sandalyemde dönüp duruyordum.
Cep telefonuma gelen mesaj döner sermayeden hesabıma para girişi olduğunu haber veriyordu.
Banka hesabıma girip ne kadar döndüğüme baktım. 
Hiç yeterli değildi ama yetiyordu.

Bilgisayarı açtım.
Yeni kodu yazmaya başladım. 
İnsanların hiç sevmedikleri bir şeyin, ne kadar çok karşılarına çıkarsa onu sevmeye başlayacaklarını anlamaya çalışan bir koddu.
Kod başarılı olursa artık beğenilmeyen hiçbir şey kalmayacaktı.
Yazarken başarısız olmasını istediğimi fark ettim.
Bölüm şefini gördüğüm an da olabilir bu.

Şirketten çıktığımda güneş yine batıdan batıyordu. 
Tam olarak yönü bilmiyorum.
Ama hep batıdan batıyor olması gerektiği kabulünden yola çıkmıştım.
Orası kuzey olabilir mi acaba?
Güneş kuzeyden batıyordu ama birisi çıkıp batıdan batıyor deyip tüm yönleri karıştırmış olabilir miydi?
Bunun sanırım bir önemi yok, bir yöne ihtiyacın olmadığı sürece.

Eve yürüyerek gitmeye karar verdim.
İnceden bir yağmur yağıyordu.
Soğuktu.


[ izzet koçak ]

Bir Deliyi Ziyaret


[ BİR DELİYİ ZİYARET ]*

Uzun süre ekonomi okudum.
Baktım, bu gidişle o benim canımı okuyacak okulu bıraktım.
Ekonomiden anlamadığımı anlatmak için ‘ayağını yorganına göre uzatmak’ adını verdiğim bir kitap yazdım.
Kitabı yayımlayacak bir yayınevi bulamadım. 
Kendim basmayı tercih ettim.
Kitap satmadı, birkaç eşe dosta imzaladım.
Geri kalanları kâğıt olarak hurdaya verdim.

Bir gün bir telefon geldi.
Açmazdım genelde rehberimde kayıtlı olmayan numaraları ama boş bulundum.
Karşımdaki ses oldukça nazik bir şekilde kendisini tanıttı.
Aramasının sebebini açıkladı.
Kitabımı okuduğunu ve fikirlerime çok değer verdiğini söyledi.
Şaşırdım.
Buluşup görüşmek istediğini söyledi.
Kendisinin çok geçerli bir mazereti olduğu için ziyaretine ben gidecektim.
İvriz Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde yatan delinin tekiydi arayan.
Telefonu kapattım.

Ama ben de pek sağlıklı sayılmazdım. 
Benim için de bir değişiklik olur, dedim.
Hastaneyi aradım. 
Ziyaret saatlerini öğrendim.
Bir taksi çağırıp hastaneye gittim. 

Bekleme salonunda bekledikten sonra yanıma verilen bir hasta bakıcıyla birlikte görüşme salonuna götürüldüm.
Beni telefonla arayan hastayı gösterip hasta bakıcı ortadan kayboldu.
Toros dağlarını seyreden hasta beni görünce daldığı hayallerden çıkıp elimi sıktı.

Masanın üzerinde taşları dizilmiş bir satranç tahtası vardı.
Oynamak ister miyim, diye sordu.
Pekiyi olmasam da oynamayı kabul ettim.
Sizinle tanıştığım için çok memnun oldum, dedi.
Ben de, dedim.
Şah çekti.
Mat oldum.

Ekonomiden ve kitaptan hiç bahsetmedik.
Görüşme süresi sona ererken yine o aşırı nazik sesiyle, ya yorgan çok kısaysa ne yapmak gerekir, diye sordu.
İnsan battaniye ile de uyuyabilir, dedim.
Çok haklısınız, dedi ve güldü.
Görüşmemiz boyunca delice gelen tek şeyi bu gülüşüydü.


[ izzet koçak ]*

Kale Tam Karşımdaydı

 
[ KALE TAM KARŞIMDAYDI ]*

Kan beynime sıçramıştı ama tutunamayıp tekrar damarlarımda dolaşmaya devam etti.
Otuz saniye sahanın ortasında elim bacağımda yatmak sakinleşmeme yetmişti.
Yediğim tekmeden sonra bacağım fena halde ağrıyordu. 
Sağlık ekibi sahaya girmemişti, mahalle maçlarında sağlık ekibi bulundurmuyorduk çünkü.
Elimle ağrıyan yerin üzerini hızlı hızlı ovaladım.
Ayağa kalktım. 
Birkaç adımı sekerek attıktan sonra kalecinin vurduğu topun üzerime gelmesiyle ağrı uçup gitti.
Topu ayak içimle yumuşatıp önüme aldım. 
Kale tam karşımdaydı.

Ayakkabının burnu açılmıştı.
Eve vardığımda annemin görüş alanından uzak durmaya çalıştım.
Akşam annem tarafından tepside sunuldum babama.
Boynuma yaftam çoktan asılmıştı.
Kaç gol attın, diye sordu babam.
Üç, dedim.
Babam annemin gözlerindeki ateşi gördü.
Takdir ile tekdir arasında yanağımda babamın beşkardeşi.

Sabah kalktığımda ayakkabının içinde beş lira vardı.
Kahvaltıdan sonra ayakkabıcının yolunu tuttum.
Açılan yeri diktirdim.
Kalan iki liraya dondurma aldım.

Köşeyi döndüğümde sahanın kenarında oturan arkadaşlarımın yüzü aydınlandı.
Üçe üç, diye bağırdı biri.
İkisi oyuncu seçimi için adımlamaya başlamıştı bile.
Ben ayakkabımın yeni diktirdiğim yerine baktım.
Yanağımdaki ateş çoktan geçmişti.


[ izzet koçak ]*

Yapabildiğim Kadar



[ YAPABİLDİĞİM KADAR ]*


Solondaki çalışma masamın başına geçtim.
Masa lambasına uzanıp yaktım.
Selim okuduğu kitaptan başını kaldırıp, öğle vakti masa lambasını neden yakıyorsun, diye sordu.
Alışkanlık işte, dedim ama lambayı söndürmedim.
Selim tekrar elindeki kitaba gömüldü.

Selim, bir kişiden çok bir ruhtu salonu dolduran.
Varlığını her zaman hissettiğiniz ama göstermeye çalıştığınızda gösteremediğiniz bir kişiydi.

Masanın ikinci çekmecesini açtım.
Mavi dosyanın üstünde duran öykülerden en alttakini çekip çıkardım. 
Üç dosya kâğıdı uzunluğunda bir kısa öyküydü.
Demlenme süresini tamamlamıştı.
Üzerindeki tarihe bakılırsa on beş gündür orada bekliyordu.

On dakika boyunca öyküyü birkaç kez okudum.
Bilgisayardan boş bir sayfa açıp öyküyü yeniden yazmaya başladım.
Bu yeniden yazma işine ‘çeviri’ adını veriştim.
Selim de bunu çok mantıklı bulmuştu.

İlk ham öykü yazarın kendi diliyle kaleme alınıyordu her zaman.
Sonraki yeniden yazımların tüm amacı onu okurun diline çevirmekten ibaretti.

Kendimi başarısız hissettiğim yer işte burasıydı.
Bu, okurun diline çevirme işini bir başkası yapmalıydı belki.
Yabancı bir dilden çeviriyormuş gibi.
Ama bunu benim yapmam gerekiyordu.

Yapabildiğim kadar!


[ İzzet Koçak ]*

Kalbinin Sesini Dinle



[ KALBİNİN SESİNİ DİNLE ]*

Yazar peçetenin üzerinde yazılı olan kelimelere baktı. 
Artık otomatiğe bağlanmış gibi hissediyordu kendisini.
Sanattan çok bir mühendislik işine dönüşmüştü yaptığı.
Kelimelerin etrafına bir ağ örüyordu.
İnce, zarif ve göz alıcı olması istiyordu ama kaba, kalın ve sanattan uzaktı yaptığı şey.

Vücudunu esnetmek için masadan kalktı. 
Ortaokul beden eğitimi dersinden kalan ısınma hareketlerini beceriksiz bir şekilde yaptı.
On dakikada vücudu ısınmıştı. 
Tekli koltuğa kendisini bıraktı. 
Bu kadar hareket bile kendisini çok fazla yoruyordu.
Eliyle kalbinin üzerine bastırdı. 
Ritmik ve hoş bir atıştan çok hissettiği şey bir gümbürtüydü. 
Karmakarışıktı.
Rahatsız ediciydi. 

Yerlilerin cenaze dansında çıkardıkları sese benziyordu kalbinin sesi.
Bunu bir belgeselde izlemişti.
Ruh bedenden ayrılırken kalbin bu sesi çıkardığına inandığını söylemişti dış ses kabilenin.

Oturduğu tekli koltuktan kalkıp masaya geçti.
Son nefesimi vermeden önce öyküyü bitirmeliyim, diye geçirdi içinden.

Ertesi gün masanın üzerinde tamamlanmamış bir öykü buldular.
Yazarın cansız bedeni de öykünün yanındaydı. 
Elinde bir tükenmez kalem, ayaklarında terlikleri vardı.

Yarım kalan öyküye bakan herkesin aklına tuhaf bir şekilde son nefesini daha vermediği geliyordu. 


[ izzet koçak ]*
Şevval Arıkan'a

İsimsiz Öyküler Mezarlığı


[ İSİMSİZ ÖYKÜLER MEZARLIĞI ]*

Öykü yazmanın çok saçma bir şey olduğunu etrafımdaki kimseye anlatamıyorum.
Bu durum, anlatmak için seçtiğim yoldan da kaynaklanıyor olabilir.
Onlara öykü yazmanın saçmalığı öykü yazarak anlatıyorum.
Anlamıyorlar, hatta öykü yazmayı tuhaf bir şekilde yüceltiyorlar.
O kadar ki yeni öyküler yazmam için istekte bulunuyorlar.
Peçeteye beş kelime yazıp garsonla gönderiyorlar.
Hayır, diyemiyorum!
Bir silahım yok, ruh emicilerin beni kurtarmasını bekliyorum.
Azrail, bir ruh emici olabilir mi?

Bilgisayarı açıyorum.
Parmaklarımı klavyenin üzerine yerleştiriyorum.

Bir madenciye dönüşüyorum.
Kafamın içindeki mağaralarda yaptığım kazılardan bir roman çıkmasını umuyorum aslında.
Ama içerideki yalın karmaşa bana hiç yardımcı olmuyor. 
Bir galeriden çıkıp diğerine giriyorum.
Öyküler, öyküler, öyküler buluyorum ama o aradığım roman damarına bir türlü ulaşamıyorum.

Bilgisayarın başında saatlerde oturduktan sonra zift gibi çaydan bir yudum alıyorum.

Elimdeki kürekle yazdığım bir öykünün ensesine hızla vuruyorum. 
Yere düşen öyküyü sürükleyip kazdığım bir çukurun içerisine atıyorum.
Üzerini ölü toprağıyla kapatıyorum.
Başına isimsiz bir taş dikiyorum.
Çıktısını alıyorum.
Kafamın içinde böyle isimsiz öykülerden oluşan bir mezarlık var.
Kafamın içi aslında koca bir mezarlık!


[ izzet koçak ]
h'ye

Üç Günlük Dünya


ÜÇ GÜNLÜK DÜNYA

Günler burada matbaada yanlış basılmış bir kitap gibiydi. 
Sayfayı her çevirdiğimde aynı sayfayla karşılaşıyordum sanki.
Günler kopyala yapıştır şekilde birbiri ardına dizilmişti.
Bazen çekilmez gibi gelse de özünde güzel bir şeydi bu!

Dünya kurada çıktığında sınıfta bir gülüşme olmuştu.
Çünkü kurayı benim yerime kız arkadaşım çekmek istemişti.
O da beni zorunlu hizmete -ki biz bunu varoluş adını veriyorduk- Dünya’ya gönderdi.
Kız arkadaşım bir sepet elmayla gelmişti beni yolcu etmeye.
Ben Dünya’da Adem adını kullanacaktım.
Kız arkadaşımın zorunlu varoluşu Venüs’e çıkmıştı. 
Dünya’ya çıksaydı o da Havva adını kullanacaktı.

Göreve gittiğimiz gezegendeki ortalama ömür kadar orada kalıyor.
Sonra kendi gezegenimize dönüyorduk.
Aptalcaydı. 
Ama ölümsüz uzaylı ruhlarımız için zamanın bir önemi yoktu. 

Dünya’da bulunduğum sürece yalnızlığı anlamaya çalıştım.
Anlayamadım.
Yalnız olmadığı halde yalnızlık çekenlerle yalnız olduğu halde bunu hiç umursamayanlar vardı.
Yalnızlık, aşk gibi tüm tanımlarına rağmen tanımsız bir şeydi. 

Duvarları sarmaşıklarla kaplı bir evde yaşadım Dünya’da.
Sarmaşıkların sırnaşık hallerinden, asalak bir bitki olmasından hiç hazzetmedim.
Dünya’dan ayrılırken köklerine kibrit suyu döktüm bolca.

Bir bulutun toplanıp ilk rüzgârda dağılması gibiydi Dünya’da geçirdiğim zaman.
Oyun ve eğlenceden ibaretti.
Kaç gün yaşarsanız yaşayın hep üç günlüktü.


[ izzet koçak ]
@hiparkhia'ya

Çekirge, Bir İki Üç


ÇEKİRGE, BİR İKİ ÜÇ

Üçlü koltuğa kıvrılmış yatıyordum.
Pat diye hafif bir ses geldi. 
Oda sessiz olduğu için gelen sesi oldukça net duymuştum.
Gözlerimle odanın içini taramaya başladım.
Oradaydı.
Rahlenin üstündeki açık duran kitabın üzerindeydi.
Kafka’nın başparmağı büyüklüğünde iri bir çekirge.
Yabancısı olduğu ortamı kolaçan ediyordu.
Sıçramak için hazırlandı ama tereddüt etti.
İzlendiğini hissetmiş olabilirdi.
Benim bir avcı olmadığımı nereden bilebilirdi ki.
Bir süre daha orada hareketsiz bekledi.
Odanın içinde yaprak kıpırdamıyordu.
Ortamın kendisi için güvenli olduğunu kanaat getirince sıçradı.
Güçlü ve çevik bir sıçrayıştı.
Rahlenin bir buçuk metre kadar ötesindeki sehpanın üzerine indi.
Sigara tabakası ağzı açık vaziyette sehpanın üzerinde duruyordu.
Tütün kokusu çekmiş olmalı onu, emin değilim.
Sonuçta o otobur bir böcek.
İri ve taze, besleyici...
Dilim kontrolümden çıkıp dudaklarımı yaladı.
Çekirge üçüncü kez sıçradığında halının ortasına indi.
Avcı iç güdelerim çoktan harekete geçmişti.
Çekirge ne olduğunu anlamadan üzerine atladım.
Uzun zamandır kedi mamasından başka bir şey yemiyordum.

[ izzet koçak ]
@methaldar'a

İçime Dolan Karanlık


İÇİME DOLAN KARANLIK

Akşam ezanıyla kurulacağınız mükellef sofrayı düşünerek oruç tutmaya ne var, dedi meczup. 
Sonra elindeki pet şişenin mavi kapağını açıp içindeki suyu içmeye başladı.
Su, kirli sakallarından göğsüne akıyordu.
Çevredekilerin uyarmalarına rağmen içmeye devam etti.
Ezan okunuyor, duymuyor musunuz, dedi, akşam ezanı.
Sesini sadece kulaklarımız değil, tüm duyularımız hissetti. 
Karanlıktı, yapışkandı, acıydı, keskindi.
Gözleri uzak bir yere bakıyordu. 
Çok uzak bir yerden haberler çalınıyordu kulaklarına.
Ruhu bedenine dar geliyordu. 
Çatlayıp dışarı çıkacak gibiydi. 
Gözlerinizi kapatın, gaybın kapıları açılsın kalbinize diye bağırdı.
Gözlerim kendiliğinde kapandı.
İçime bir karanlık doldu.
Yere yıkıldım.
Kendime geldiğimde evdeydim.
Annem başucumdaydı.
İlk orucu olur böyle şeyler, dedi babam.


[ izzet koçak ]
@__glsm'ye

Binbir Kedi Masalları


BİNBİR KEDİ MASALLARI

Çadırın önüne küçük bir ateş yaktım. 
Develerin üzerinde gün boyu tuhaf bir huzursuzluk vardı.
Gecenin sükûnetiyle birlikte onlar da sakinleşmiş gibiydi.

Ateşin başına bağdaş kurup oturdum. 
Çöl gecelerinin anlam ve önemine binaen bir dakika hayatın anlamını tefekkür ettim.
Hayatın anlamını fazla düşünerek keyfimin kaçmasına izin veremezdim.
Ateşin üstündeki çaydanlıktan kupaya kaynar su doldurup sallama çaylardan bir tanesini içine attım.
Kahveden hiç hoşlanmam, not düşülsün.

Çaydan bir yudum aldım. 
Kötünün iyisiydi, iyinin kötüsüydü o kadar.
Kafka’nın Dava’sını elime alıp okumaya başladım.
Atmosfere uygun olsun diye Binbir Gece Masalları’nı okumamı bekliyorsunuz ama onu çoktan okuduğum içim bu hikâyede Kafka’ya razı olacaksınız.
Bin bir ayrı yazılır, ancak kitabın adında gelenekselleşmiş olarak bitişik yazılıyor. 
Çok saçma olması bence mantıklı.

Şehrazat’ın gerçek adının Serap olduğunu da bilmediğinizden eminim. 
Ben de yeni uydurdum çünkü.
O kadar hikâye, bir seraptan başka ne olabilir ki!

Yıllardır çöldeyim bir kez bile serap görmedim. 
Tuhaf.
Her yolculukta bu kez göreceğim diye umut ediyorum ama sonrası hüsran oluyor.
Bir seferinde çölün ortasında yüzlerce kedi gördüm.
Bu benim ilk serabım diye günlüğümü açıp hemen not aldım.
Ama sonra düzetmek zorunda kaldım.
Komşu ülkenin sultanı çok sevdiği faresinin bir kedi tarafında katledilmesi üzerine tüm kedileri ülkesinden çöle sürmüştü.

Uydu telefonumla Marslı arkadaşlarımı aradım. 
Gelip kedileri kurtardılar.
Yoksa çölün ortasında hepsi telef olup gidecekti.
Güney kutbunda telef oldular, orası ayrı bir mevzu. 
Koordinatları yanlış hesaplamışlar falan filan.

Salonun lambasını yandı.
Ne yazıyorsun diye sorarak tüm iştahımı kaçırdı peri kızı. 
Hikâye yazıyorum, dedim.
Öykü’dür o, dedi.
Bilmiyorum, dedim.
İyi, kolay gelsin, dedi.
Lambayı kapattı. 

Develer huzursuzlandılar.


[ izzet koçak ]
Güzide Demirhan'a

Karbon Monoksit Bir Hüzün


KARBON MONOKSİT BİR HÜZÜN

Sonunda sobayı yakmayı başardı.
Hiç de dışarıdan göründüğü kadar eğlenceli değilmiş, dedi.
Kombiyi kapatayım mı artık, diye sordu kız.
Olur, dedi.

Sobanın üzerine kestaneleri dizdiler. 
İyi bir açı bulup birkaç güzel fotoğraf çekindiler.
Huzur, diye paylaştılar.
Gelen yorumları okudular. 
Kestaneleri sobanın üzerinde unutup yaktılar. 
Onları da sobanın içine attılar. 

Kapıcı, sabah kapıya astığı ekmelerin alınmamasından şüphelendi.
Zile bastı.
Telefonla aradı. 
Telefonun melodisini kulağını kapıya dayayınca derinden duydu.
Yöneticiye haber verdi.

Polis geldi.
Kapı çilingir tarafından açıldı. 

Yakınları geldi.
Merdiven boşluğunu çığlıklar kapladı.

Evlerinden hiç ceset torbasında ayrılmayı düşünmüşler midir, diye sordu kapının önündeki kalabalıktan biri. 
Sorunun muhatabı yüzünü ekşitti.

Apartmana karbon monoksit bir hüzün çöktü.
Birkaç gün havalandırınca o da dağılıp gitti.

[ izzet koçak ]
Nejla'ya

Vicdansızlar


VİCDANSIZLAR

Caminin halıları yenilenmişti.
Namaz boyunca halının desenleri dikkatimi dağıttı.
Canım sıkıldı.
Ama halının desenleri güzeldi.

Namazdan sonra kuru temizlemeciye gittim.
İçeri girdiğimde görevli beni gülümseyen bir yüzle karşıladı. 
Cebimden fişi çıkartıp uzattım. 
Masanın üzerinde duran defter-i kebiri açtı.
Sol sütunda yer alan ismimi bulup kırmızı kalemle üzerini çizdi.
Sağ sütuna yeşil bir tükenmez kalemle adımı soyadımı tekrar yazdı. 
İmzalamam için bana uzattı. 

Kuru temizlemeciden tertemiz bir vicdanla dışarı çıktım. 
Hava sıcaktı. 
Vicdanım yerinde rahattı.
Rahatlık bana batardı.

Çiçekçinin önünden geçerken baktım güller çok güzeldi.
Hanıma bir buket yaptırayım, dedim.
Çiçekçi elindeki spreyle sarmaşıkları soluyordu. 
Annem sarmaşıkları çok severdi.
Renkli naylon çoraplardan telle aralarına güller yapardı. 

Çiçekçi buketi hazırlayıp getirdi.
Koku sıkayım mı, diye sordu.
Ne kokusu, dedim.
Gül kokusu, dedi.
Manyak mısın, dedim.
Niye öyle diyorsun, dedi.
Normal değil mi söylemem, dedim.

Eve varınca gülleri hanıma uzattım.
Çok sevindi.
Kucağına basıp yüzünü içine gömdü.
Burnundan derin bir nefes aldı.
Yüzü ekşidi.
Bunlar gül gibi kokmuyor, dedi.
Ben de kokladım.
Gülü klonlamışlardı ama kokusuz olarak.
Tuhaf, yapay, plastik bir koku vardı üzerinde. 

Vay, dedim. 
Sövdüm.

Hanıma, bizim temizletecek şükür bir vicdanımız var, dedim.
Bunlarda o da kalmamış.


[ izzet koçak ]
@ruhyorgunlugu'na

Hap


HAP

Başım çatlıyordu.
Artçılar iki dakika arayla ziyaretime geliyordu.
Majezik görevi ihmalden suçlu bulundu. 
Mide asidine atıldı. 

Pencerenin perdesini iyice çektim. 
Aralarındaki tartışma hiç bitmiyordu.
Susun diye bağırdım battaniyeyi üzerime çekerken.
İç seslerim, tıp oynadılar bir süre.
Sonra fısıltıyla konuşmaya başladılar.

Ağrının şiddetiyle kendimi nasıl sıktıysam artık uyurken, her yanım tutulmuş olarak uyandım.
Taş kesilmiştim ama ağrı solmuştu. 
Gözlerim biraz açılır gibi oldu.
Aklım başımdaki yerine oturup kontrolü ele aldı.

Lavaboya gittim. Elimi yüzümü yıkadım. Saçlarımı ıslattım. 
Mutfağa geçip çay koydum. 
Dolaptan kahvaltılıkları çıkardım. 
Tereyağı, zeytin ve beyaz peynir. 
Beyaz peynirin kokusu hafiften ağırlaşmıştı. 
Çöp kutusu aç bir kurt gibi kaptı peyniri. 

Yeni kalıptan bir dilim peynir kestim. 
Kahvaltı tabağının üzerinde küçük küp şekerler gibi dilimledim.
Her küpe bir kürdan sapladım.
Çayı demledim.

Kahvaltıdan sonra tutulan kaslarıma masaj yapması için beş aslan gücündeki  Voltaren’i içime ışınladım. 
Rahatça işini yapsın diye koltuğa uzanıp gözlerimi kapattım.


[ izzet koçak ]
Emine'ye

Kabus Tarihi


KÂBUS TARİHİ

Son trende istasyona girerken inceden bir yağmur başladı.
İhtiyar adam heyecanla oturduğu banktan doğruldu.
Bu sırada yanına iki adam geldi. 
Bir şeyler konuştular usulca.
İhtiyar adam öfkelendi. 
Rüya’yı almadan şuradan şuraya adım atmam, dedi. 
Perondakiler onlara dönüp şöyle bir baktılar. 
Bu tek perdelik oyuna tesadüf etmeyen yoktu. 
Bakışlarını yeniden trene çevirdiler.

İstasyon şefi ceketini düzelterek perona çıktı.
Hemen yanı başındaki tartışmaya alışık olduğu her halinden belliydi.
Salim amca, Rüya bir önceki trenle geldi, dedi sakince, çoktan eve varmıştır.
Ben sabahtan beri buradayım, dedi ihtiyar adam hayretle, nasıl görmedim?
Eve gidince görürsün Rüya’yı, dedi istasyon şefi. 
Sesinde derin bir hüzün.
İhtiyar adam itiraz etmedi, etmeye cesaret bulamadı.
Oğullarının koluna girip karanlığın içinde kayboldu.

Hafıza ne tuhaf bir şey, diye düşündü istasyon şefi, yıllar önce trene binip kaçan kızı, trenle gelecek kıza çeviriyor. 

Sırtını istasyonun duvarına dayadı. 
Ceketinin iç cebinden bir sigara çıkartıp yaktı. 
Trene inip binenleri seyretti. 
İnceden bir yağmur yağıyordu.

Elinde valizle inen son yolcuyu Rüya’ya benzetti. 

Odasına geri döndü. 
Ceketini çıkarıp kapının arkasındaki askıya astı.
Takvim yaprağındaki tarihe bakıp durakladı. 
Üç yıl önceki bugünün tarihiydi takvimin üzerindeki tarih:
Rüya’nın, kendisini bu kâbusun içerisinde bırakıp gittiği günün tarihi.


[ izzet koçak ]
Gamze Özden'e

Biyolojik Çim Biçme Makineleri



BİYOLOJİK ÇİM BİÇME MAKİNELERİ

Sürü otlağa ulaştığında koyunların başları ayrık otlarını saygıyla selamladı. 
Biyolojik çim biçme makineleri sürü halinde çalışmaya başladı. 
Koyunların bu iştahı çobanı ayrıca mutlu etmişti. 
Bunlar et, süt ve yün olarak geri dönecekti en kısa zamanda çünkü.

Çoban köpekleri sürünün etrafında devriye geziyordu.
İçlerinden biri sürmeli koyunla göz göze geldi. 
Burnuna ihanetin kokusu çalındı. 
Sürmeli koyun karmaşık duygular içerisindeydi. 
Sürüden ayrılmak niyetindeydi ama ayrılıp da ne yapacaktı. 
Gitmek ve kalmak arasında yanan çelişki ateşi iri çoban köpeğiyle göz göze gelince söndü. 
Başını eğip otları biçerek sürünün bir parçası olmanın daha önemli olduğuna kanaat getirdi. 
Çoban köpeği sonuçtan memnun vazifesine geri döndü.

Çoban, eşeğin sırtındaki heybeden seyyar masa ve taburesini indirdi. 
Termostan demli bir çay koydu.
Somun ekmeği ortadan ikiye ayırıp hanımının süs biberinden yaptığı acı sosu sürdü. 
Cep telefonundan açtığı çello solosuyla kahvaltısını yaptı.
Hayallere daldı.
Hakikate yaklaştı.


[ izzet koçak ]

@nur_ersoy_'a

Pompei'de Mangal



POMPEİ’DE MANGAL

Elimize çekirdeklerimizi alıp banka oturduk.
Pompei’ye doğru akan lavları izlemeye hazırdık.
Önce bir uğultu geldi. 
Koca dağ öksürdü. 
Küller uçuşmaya başladı gökyüzüne.
Rejiden kulaklarımıza durmadan uyarılar geliyordu. 
Çekirdeği yerlere atmayın, sonra zabıta ceza yazıyor, diye. 
Pompei belediyesi anons yapıyordu. 
Künyelerinizi boyunlarınıza takmayı unutmayın.
Yıllar sonra yapılacak kazılarda kimin kim olduğu belli olsun istiyordu tarih. 
Lavlar yılan gibi kıvrılarak Pompei’ye akıyordu. 
Halk heyecanla kendilerini çatılarından sokaklarını dolduran lavların içine bırakıyordu. 
Biri kurbağalama yüzüyordu, biri sırt üstü. 
Ölüm melekleri yoğun çalışıyordu. 
Aldıkları ruhların boyunlarına yaftalarını asıp kanatlı otobüslere bindiriyorlardı.
Çekirdeklerimizin çıtırtısı kesilince biz de kalktık.
Mangalı yaktık.


[ izzet koçak ]

@m_clk'ye

Adlandırılmayan


ADLANDIRILMAYAN

Babasının istediği su terazisini getirmek için evden çıkarken, kâğıttan uçağını katlayıp kanatlarından iç cebine koydu. 
İkindi güneşine doğru yürüdü. 
Gözleri kısıldı. 
Alnı kırıştı. 
Öğretmeni çıktı kahveden. 
Boynunda kravatı, sınıfa girdiğinde asardı askıya.
Dışarıda çıkarmazdı boynundan.
Selim, izbarço bağı yapılmış halat, derdi öğretmenin kravatı için. 
İzbarço nedir, Selim de bilmiyordu, ben de.
Söylemesi hoşuna gidiyordu. 
Selim’le Tutunamayanlar’ı okuyorduk. 
Biz de adlandırılmayan kitabı yazalım, diyordu Selim.
Selim tuhaf biriydi.
Her gün saçma bir fikirle gelirdi. 
Benden başka onu kimse görmezdi.


[ izzet koçak ]

@bekleyisler'e

Hepsi Bir Rüyaymış


HEPSİ BİR RÜYAYMIŞ

Kübra Çakır'a

Hepsi bir rüyaymış, dedim içimden. Gözlerimi tavana dikerek yatakta uzandım bir süre. Sonra kalktım. Yatağı topladım. Lavaboya gittim. Elimi yüzüm yıkadım. Mutfağa geçip çay koydum. Yumurta haşlamak için kullandığım eski demliğe su doldurup içine iki yumurta bıraktım, onu da ocağa koydum. 

Bilgisayarı açtım. Almayı düşündüğüm küçük zeytinliğin fiyatına baktım. İç çekip kapattım. Fiyatlar çok yüksek ama her gün umutla bakıyorum. Denize yakın zeytinliklerin çoğu otel oldu zaten. Amcamın geçen yıl sattığı zeytinliğe yapılan otele de Zeytin Bahçesi adını vermişler hakaret gibi! O bahçede yüz yıllık ağaçlar vardı. Güzelim zeytin ağaçlarını kesmek için bir kiralık katilin vicdanına sahip olmak gerekir. Evet, para kimsede vicdan bırakmamıştı ya da vicdan herkesten önce paragöz olmuştu.