Sevgili ağabeyim MURAT KOÇAK’IN ikinci kitabı ve ilk romanı olan “BELKIS’IN TAHTI” Ve Edebiyat yayınlarından ÇIKTI.
“Metahçakko” tarafından yazılan tanıtım yazısını okumak için tıklayınız.
simeranya'dan sonra...
Sevgili ağabeyim MURAT KOÇAK’IN ikinci kitabı ve ilk romanı olan “BELKIS’IN TAHTI” Ve Edebiyat yayınlarından ÇIKTI.
Gördüğü son rüyadan arta kalan bir ürpertiyle uykusundan uyandı. Etrafına şöyle bir göz gezdirdi kaptan. Kamarasının tavanında sallanıyordu gaz lambası gemiye eşlik ederek. Her şey uykuya dalmadan önceki kadar sıradandı.
Aylardır bu geminin içerisinde yolculuk yapıyorlardı. Perişanlıkları yüzlerine iyice yerleşmişti yolcuların, bir kara görmek ve kendilerini toprağın kucağına atmak için can atıyorlardı. Bir umut üzerine kurulmuştu tüm beklentileri; karayı görmek.
Gemiciler denizin çalkantılı uzun yolculuklarına alışmış olmaları, yolcuların hallerine kahkahalarla gülmelerine sebep oluyordu. Bazıları karaya ayak basmadan bir yıldan fazla bir zaman denizlerde yolculuk yaptıklarını anlatıyorlardı. Bu hikayeler yolcuların perişanlık ve tükenmişliklerini azaltmaktan çok artırıyordu.
Gemide mürettebat dışında kırk kişi vardı. Bunların hepsi kutsal yolculuğa gemiyle gitmeyi kararlaştırmış kişilerdi. Bu yüzden sessizce, hallerine şikayet etmekten kaçınarak, dua ediyorlardı. Ama ne kadar sessiz olsalar da deniz kendisine yabancı olan bu insanlara hiç iyi gelmemişti.
Hepsinin uykuları bozulmuş, rüyaları kabuslara dönüşmüştü. Hiçbir uyku onları huzur içinde sabaha eriştirmiyordu. Gemideki tüm yolcuların uykusuzluktan şikayetleri artıyor, kabusların hepsinde birden artması içten içe bir korku veriyordu.
Geminin yaşlı tayfalarından biri, yolcuların gördükleri rüyaları yorumlamaya başladı. Her birinin rüyasını ayrıntılarıyla dinliyor, anlatıcının konuşmasını arada bir kesiyor, sorular soruyor ve tekrar anlatmasını istiyordu. Sonra tabirini rüyasından perişan bir şekilde uyanmış yolcuya aktarıyordu. Bu işi o kadar ciddiyetle yapmaktadır ki rüyalarını ve kabuslarını yorumlatmak isteyenler onun peşinde kıvranmaya başlamışlardır. Kabusların içinden aydınlık bir gelecek tabiriyle bir nebze huzur buluyordu yolcular.
Bir zaman sonra yorumlarındaki bir ayrıntı dikkati çekmeye başlar yaşlı tabircinin. Tüm yorumlarında olacak ya da olmayacak şeylere dair aktardıklarını geminin karaya ulaşmasına bağlamaktadır. Yorumunu söyledikten sonra, tabi bunlar geminin durağına ulaşmasına bağlıdır, demektedir.
Yolculardan bir çoğu bunun sebebini merak etmeye başlar. Yaşlı tayfa, bunun nedenini açıklamak yerine daha çok merak uyandıracak, insanları daha çok tedirgin edecek şekilde soruyu uzaklara bakarak cevaplamaktadır sessizce. Yolcuların bir kaçı: “Bizi kandırıyor, doğru tabirlerde bulunmuyor, onun için her tabirini bizden ayrıldıktan sonraya göre yapıyor.” diyor. Bir kısmı ise: “Öyle bile olsa her tabirinden sonra geminin durağına ulaşmasını tabirine eklemesine gerek yok, neden tabirinin asıl şartı olarak koyuyor bunu son noktaya. Yoksa bize söylemediği bir şey mi var kabuslarımızda.” Herkes düşüncesini söyler söylemesine de bir merak dalgası almıştır gemiyi. Acep tüm yorumları neden gemiden ayrıldıktan sonraya dairdir.
Denizde görünen, hepsi gemiye dair rüyaların ve kabusların, hep karaya yorumlanması kaptanın da dikkatini çekmiştir. Bu kadar insan neden hep kabuslar görmektedirler? Yolcular dışındakiler neden rüya görmemektedir? Kaptanın kafasında da sorular artmakta, olanlara ilgisi yoğunlaşmaktadır. Bunun üzerine kaptanda yolculara gördükleri rüyaları anlattırıp, yaşlı tayfanın hangi yorumda bulunduğunu öğrenmeye merak salar.
Dinlediği onca kabusun ardından yapılan yorumların yumuşaklığı hastanın son anlarında ona sunulan şefkat damlaları gibi gelmeye başlar kaptana. Kaptanda karaya ulaşamayacaklarının endişesini taşımaya başlar. Kaptanın göğsüne şüphenin düştüğü sabahın gecesinde felaketler gemiyi sarmaya başlamıştır.
Kaptanın şüpheyi göğsüne yük ettiği sabahın gecesinde geminin ambarlarından birinde bir yarık oluşur ve yiyeceklerin bulunduğu depoyu su basar. Yarığı kapatsalar da yiyeceklerin çoğu telef olur. En yakın karaya birkaç haftalık yoluculuk mesafesinde olanlar için bu oldukça kötü bir haberdir.
Birkaç gün sonra bir fırtına patlak verir, geminin ana direği bu fırtınada yerinden kopar ve ipe dolanan iki denizciyle birlikte denizin derinliklerine doğru gider. Ana direğini kaybeden gemi rüzgarı tam toplayamadığından hızı azalmıştır. Yolculuğun süresi, uzadıkça uzayacaktır artık.
Suların tükendiği haberi yetişir ardınca, anlamsız bir şekilde dolu depolardaki sular bitmiştir. Geminin üzerinde kara bulutlar dolanmaktadır. Ve bütün bu kötü olaylar yaşlı tayfanın tabirlerinden sonra başlamıştır. Kimse artık rüyasını ona tabir ettirmeye gerek duymamaktadır. Tabiri baştan belli bir kabusun içindedir herkes.
Kimsede rüya görecek halde kalmamıştı. İçinde bulundukları durum en korkunç rüyaları bile gölgede bırakıyordu çünkü.
Birde gemide tüm bunların üzerine bir hastalık baş gösterdi. Teker teker yolcuları öte tarafa taşımaya başladı hastalık. Bir tesadüf müdür, yoksa tevafuk mu? Hastalananların hepsi rüyalarını yaşlı tayfaya yorumlatanlardan oluşuyordu ve ölenlerin cesetleri denizin sularına bırakılıyordu yavaşça. Rüyalarını yaşlı tayfaya anlatanlar bir lanete uğradıklarını düşünüp ölümün kendilerini de alacağını kesin bir inançla inanmaya başladılar. Bazıları başlarına tüm bu belaların yaşlı tayfa yüzünden geldiğini söyleyerek kaptanın kapısına dayandılar ve yaşlı tayfanın gemiden atılmasını istediler.
Kaptan ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Yolcuları başından savdı. Yaşlı tayfayı, yola çıkmadan bir gün önce gemisine almıştı. Bir önceki çalıştığı gemi bir fırtınada batmıştı, tek kurtulan kişi de yaşlı tayfaydı. Son çalıştığı gemi de dahil çalıştığı tüm gemilerin başına mutlaka bir bela geliyordu. Adam, gerçekten bindiği gemilere bir uğursuzluk mu getiriyordu?
Kaptan, yaşlı tayfayı yanına çağırdı ve gözleri açık olarak gördüğü kabusu yorumlamasını söyledi ve anlatmaya başladı.
“İki aylık bir yolculuk için limandan ayrıldım. Güzergahım biraz zorluydu, yol üzerinde ne bir ada ne bir kara parçası vardı. Bende her şeyimi onu göre ayarladım, yiyecekler ve sularla depolarımı doldurdum. İlk bir ay boyunca her şey yolunda gitti, kalan zamanda da her şey yolunda gidecek gibi görünüyordu. Sonra yolcular kabuslar görmeye başladılar. Denizin yorgunluğundan bu pek olağan bir durumdu, ne var ki bir gün yaşlı bir tayfa bunları yorumlamaya başladı. Yorumlarının sonunu “eğer karaya ulaşabilirsek bu dediklerim olur” diye bitiriyordu her seferinde. Sonra birden düzen bozuldu, ambarı su bastı yiyecekler telef oldu. Ardından fırtına çıktı ana direk kırıldı, gemi yol almaz oldu, suyumuz birden bire tükendi. Bir hastalık peyda oldu ki rüya yorumlatanları birer birer ölüme taşıdı. Şimdi Ey Tabirci! Yorumla bakalım benim rüyamı, nedir yorumun?”
Kaptanın gözleri açık gördüğü rüyayı dikkatle ve kıpırtısız dinleyen yaşlı tayfa, derin bir nefes aldıktan sonra konuşmaya başladı.
“Saygıdeğer kaptan, seni huzurlu bir hayat beklemektedir. İçinde taşındığın gemi senin ruhun, ruhunu kirleten yiyeceklerde kin ve nefretlerin, sular onları alıp gidiyor, tanrı karşısında çok dik başlısın kırılan direk, tanrı karşısında boyun eğişinin ifadesi, suların bitmesi ki yaşanan onca sıkıntı üzerine dökülen göz yaşlarının dinmesi, gönlün huzura varmasıdır. Hastalıktan ölenler ise geminin karaya varabilmesinin kefaretidir.” Der. Kaptan duyduklarından şaşkındır.
Şimdi biz bu kabustan sağ salim çıkabilecek miyiz? diye heyecanla sorar kaptan, yaşlı tayfa gülümseyerek, bu kabustan kurtulmak için uyanmak gerekir sevgili kaptan, sense çok derin bir uykudasın, lakin uyunmana az kaldı. Ardından kamaranın kapısına doğru yönelir ve dışarı çıkar, kapının kapanmasıyla kaptan irkilir.
Gördüğü son rüyadan arta kalan bir ürpertiyle gözlerini açtı. Etrafına şöyle bir göz gezdirdi kaptan. Kamarasının tavanında sallanıyordu gaz lambası gemiye eşlik ederek. Her şey uykuya dalmadan önceki kadar sıradandı. Her şey bir kabustan uyanmak kadar huzur vericiydi.

Bu sabah atımı vurulmuş olarak buldum. Yolumu açacak silahlarım elimden alındı. Gitmeye dair kurduğum tüm cümlelere yasak konuldu. Kelimelerim elimden alındı. Sözüm sukuta karıştı.
Gitmek ve kalmak arasındaki kara deliğe dalmadan etrafında dolaşıyorum her hecenin. Çare aynalarda ve aynalar sırları aşikar olmasın diye paramparça.
Gitmenin özgürlük, kalmanın esaret olduğu zamanlarda yaşıyoruz artık, oysa kadim kitaplar gitmenin esaret, bir yerde kalmaya mecbur olmanın özgürlük olduğunu söylüyor. Kim, ay ışığının aydınlattığı karanlıkta yanılıyor?
Gitmek için topladığım düşüncelerin darmadağın oldu. Saçıldı sokaklarına bir yarasanın son çığlığıyla sayfalarım. Yarasalar, yasaların koruyucusu oldu. Kelimeler lügatlerden alınıp karanlık dehlizlere kapatıldı. Gece, gündüzden daha muteber oldu.
Kalıyorum, kalmak diye yazılmış kadere, at vuruldu. At vurulunca savaşçı soluklanır, ben bir savaşçı değilim. At vuruldu, kollarım kırıldı.
Kalıyorum, gitmek için düşeceğim yollarıma eşkıyalar pusu kurmuş. Elimde kalan son hazineye göz koymuşlar. Avlarını bekleyen aç kurtlar gibi bekliyorlar ellerine düşmemi. Kalıyorum kalmakta gitmek kadar cesaret istiyor bu şehirde.
Bu şehir benim kalışımda da ayrılışımda da yıkanacaktı karanlık yağmurlarla. Olmadı demek ki düşüncelerim kadar karanlık bir kalbin sahibi değilim. Benim kalışım olacak bu şehrin karanlık bir rüyası. Ve şehir, bu rüyadan uyanmak istediğinde kurtulacak benden.
Simsiyah bir atım ve beyaz bir kılıcım oluncaya dek kalacağım bu şehirde. Karanlık bir buluttan çakan şimşek gibi çakacağım karanlık ruhların karşısında. Yollar açılacak, eşkıyalar dağılacak.
Hayalin verdiği sessizlikle at süreceğim uzak diyarlara. Ama şimdi kalıyorum. Kıyametin habercisi bir susuşla.
Kelimelerin tarif yeteneksizliği içinde tarif etmeye çalışmıştık hayatı kendi başımıza.
Soba belki yanmıyordu. Koridorlarda heyecanlı koşuşmalar olmuyordu. Hayat durmuştu da bir biz kalmıştık savrulan başka mevsimlere.
Parlayan bir gülümsemenin arkasına saklanmış hüzünlerin vardı. Her şeyin sahte olduğu bir dünyada sadece bakışların gerçekti.
Binlerce yılın yabancısı bir masalın, sonu karamsarlık denizinde biten yolcularıydık.
Bilmeseydik, bilir miydik çektiğimiz acıları?
Acılarımıza katık eder miydik acılarımızı? Rüyalarımızda buluşup ağlaşır mıydık? Bu dünyadan vazgeçip başka bir dünyanın varolduğuna dair sözleşir miydik? Bilmeseydik, bilir miydik geceleri aynı sıkıntı ile uykularımızın dağlandığını?
Kabul etmedi yüreğin bu kadar acıyı. Kabul edemedi hüzün denizlerine demir atmış yüreğim, senin acı çekmeni. Bir tutam gülümseme bırakmıştık çınar ağacının gölgesine, onu da sisler içinde kaybettik.
Şimdi bir yıl önce bugün olmasaydı.
Bugün bende olmayacaktım bu satırları yazan. Sende okuyanı olmayacaktın yazılanların…
“Keşke..?”
Keşke bilseydik, kalplerin ne kadar ağır yükler olduğunu taşımaya hiç başlamazdık o zaman. Ama bir kez başladık, ve taşıdığım yük benim, ve ben o yükü sonuna kadar taşıyacağım.
Bundan belki senin bile haberin olmayacak.
Birinci Bölüm
Dersten kaçıp kendisini bir caminin içerisine bıraktı. İçinde bulunduğu hayatın bir parçası olmaktan korktuğu zamanlarda bunu hep yapıyordu. Hayatı anlamaya ne kadar çalışsa da hayat anlamsızlaşmak için her şeyi yapıyordu. Bir bulut gibi dolmaya başlıyordu sonra yavaş yavaş, bir yağmur gibi boşalıyordu caminin kadınlar mahfilinde gözyaşları yanaklarına.
Vaiz içinde ayetler ve hadisler geçen cümlelerle konuşuyordu. Cemaat başları önlerinde anlatılanları dinliyor gibi görünüyordu. Ama duyulan şeyler üzerine mi yoruluyordu zihinler; yoksa kendisininki gibi başka dünyalarda mı dolanıyordu? Vaiz sesini ara ara yükseltiyor, cemaattekilerin başlarında bir dalgalanma oluyordu. Sessin yükseldiği tarafa doğru gözler yükseliyor sonra sükunetle önlerine eğiliyordu.
Caminin büyük pencerelerinden sızan ışık içeriyi aydınlatmıştı. Bazı yüzler daha bir aydınlanmış, bazıları alınlarındaki kara lekeleri dillerindeki tövbelerle ak etmenin derdindeydi. Bazılarının gözleri kubbede dolanırken fıldır fıldır, kimi kalbinin kubbelerinde bir sükunet arıyordu derinlere bakan gözleriyle.
Bir saatten fazla olmuştu caminin içine gireli. Başkalarının yüzlerinde bakarak kendi ruhuna sesleniyordu. Onların ruhlarına ulaşmaya çalışıyormuş gibi kendi ruhuyla hasbıhal etmenin yollarını arıyordu. Bazı yüzlerde kendi ruhuna açılan kapılar buluyordu. O yüzlerde bulduğu şeyin tam olarak ne olduğunu bilmiyordu. Bildiği burada bulunuşlarının yakın sebeplerden dolayı olmasındandı. Çile çekenler birbirlerinin çilesine de ortak olmakta zorlanmıyorlardı.
Hayatı anlamak ölümü anlamaktan geçiyordu. “Ölüm” dedi vaiz, gözleri herkes gibi gayri ihtiyari kalktı. Vaiz konuyu değiştirmiş ölümden bahsetmeye başlamıştı. Bir ölüm için, içinde cennetler geçen temennilerde bulunuyordu. Bir duada el açtırdı caminin her köşesini dolduran inananlara, her temenni bir aminle tasdik buldu. Caminin içinde bulunan herkes ölüm düşüncesinde bir olunca aminler daha bir canlı çıktı dudaklardan. Herkes iman etmişti bir gün öleceklerine; lakin o ölüm sanki kendilerinden başka birileri için yaratılmıştı. Biran kendilerine de geleceğini hissederek derin bir nefes aldılar. Vaiz namazdan sonra cenaze namazına davet etti müminleri.
Ezan okunmaya başladığında artık vaiz kürsüden aşağı yavaş yavaş iniyordu. İmam mihraptaki yerini alıyordu. Saflar sıklaştırılıyor, omuzlar kuvvette birbirine değiyordu. Cami bir öğle namazında hınca hınç dolmuştu.
Kadınlar mahfilinde bile boş yer kalmamıştı. Arkasında birkaç kadının gözyaşlarının aktığını görmüş. Bir anlam vermekte zorlanmıştı. Ta ki vaizin son sözlerini ölüme getirip duasına bizi de ortak ettiği mevtaya kadar. Kalplerinin ve dillerinin vaizin her sözünü tasdik ettikleri her hallerinden belliydi. Bunu anlamak için arkaya dönmeye gerek bile olmuyordu.
Namaza başladığında artık dünya diye bir yer yoktu.
İkinci Bölüm
Camiden çıktığında ayakları kendisini hemen caminin yanındaki mezarlığa sürükledi. Cenaze namazı için toplananların yanından sessizce geçip gitti. Adımlarının kendisinden azade yol alışlarına hayret makamında bakakaldı. Aklının ucundan geçirmediği şey acaba kalbinde mi var olmuştu. Beyni yerine kalbi mi emir vermişti ayaklarına. Beynin devreden çıktığı, kalbin hayata yol gösterici olduğu zamanlar var mıydı acaba?
Mezarlığın kapısından geçerken içindeki muamma havuzuna bir ince gül yaprağı kondu. Adımları yavaşladı. Mezar taşlarına bakarak biraz ilerledi. Sonra bir bebek mezarının başında durup dua etti. Ellerini semaya açıp, önden gidenler ve arda kalanlar için dua etti. Duasını bitirdiğinde yanağına konan damlaları annesinin işlediği mendile sildi. Annesi geldi aklına, biriciğiydi annesinin, dizlerine başını koyduğunda tüm dertleri biterdi. Ama şimdi aralarında mesafeler ve şehirler vardı.
Altı ay önce okumak için geldiği bu şehir ona sıcak bir kucak açmış olsa da annesinden uzakta tüm kucaklamalar bir ayrılıktı. Kelimelerin anne diye redif bulduğu bir yüreği vardı. Annesine duyduğu özlen harlandıkça işlemeli mendildeki gözyaşlarının sayısı artıyordu.
Sonra yine gözleri mezar taşlarına kaydı. İsimleri dahi kalmamış mezarlar kimindi. Bir gün kendiside bir mezarın içine girecek ve yıllar, ismini de silip götürecekti. Bir sahipsiz mezar olup gidecekti. Yaşamdan yana her şey ne kadar geçiciydi. En uzun ömürlüsünün yüzyıl yaşadığı bu dünya ne kadar çok sevdiriyordu kendisini böyle. Sıkıntılarının bir çoğunun geleceğe dair beklentiler yüzünden olduğunu düşünüp yüzü kızardı. Çünkü ölüm gelecekten önce gelebilirdi.
Mezarlığın ara yollarında yürüyüp gitti. Eski ve yeni mezarlar arasından geçti. Mezar başlarında dua eden insanlara baktı. Gözü yaşlı olanlara baktı. Gözyaşları yanaklarda küçük derecikler yapmıştı bir çoğunun. Dudaklar kımıl kımıl dualardaydı.
Bir an durakladı yeni kazılmış bir mezar duruyordu yanı başında. İçinden çıkarılan toprak yanı başına yığılmıştı. Kürekler mezarın etrafına bırakılmıştı. Birazdan bir cenaze buraya defnedilecekti anlaşılan. Biri yanından geçip mezarın etrafında bir tur attı. İçerisine eğilip baktı. Birazdan ebedi yatağına yatacak olan zatın bir yakını olmalıydı. Defin sırasında bir eksiklik olmaması için önceden gelip son bir kez daha kontrol ediyordu mezarı. Yüzünde bir sükunet vardı. Gözleri buğuluydu ama hiç ağlamamıştı daha. Bunu nasıl anladığını bilmiyordu. Sadece hissetmişti işte.
Adam mezardan biraz uzaklaşınca mezarın içini görebilecek kadar eğildi. Biran başının döndüğünü hissetti. Kendisi de böyle bir yere girecek ve üzeri toprakla kapatıldıktan sonra çekip gidecekti üzerine toprak atan sevdikleri. Ölüm nasıl bir şeydi ya Rabbi.
Mezarı bir anlık baş dönmesi ardından dikkatle inceledi. Bir metre kadar derinliği vardı. Sanırın defnedilecek cenaze iri yarı birine ait olmalıydı, mezar oldukça geniş kazılmıştı. Sola doğru bir girinti vardı, sağda bir seki. Mezarın yanındaki taşlar cenazenin üzerine kapatılacak, ve toprak misafirinin üzerini örtecekti.
Omuzlarında sal tahtası olan kalabalığın geldiğini görünce oradan yavaşça uzaklaştı.
Üçüncü Bölüm
On beş metre ötedeki bir banka oturup gelenleri seyretmeye başladı. Biraz önce mezarın başını kontrol eden adam. Şimdi omuzlardaki sandukanın başını tutmuştu, bir sel gibi geliyordu kalabalık ardından. Mezarın başına sanduka indirilirken kalabalıkta mezarın etrafını sarmaya başladı. Akış bir sonsuzluk çukurunda son buluyordu. Belki bir yalnızlık noktasında. Birazdan gelenler omuzlarındaki emaneti bırakıp, dualar edip evlerinin yolunu tutacaklardı.
Kalabalık artık mezarda olanları görmesini engelleyecek kadar kapatmıştı etrafını o da gözlerini kapatıp kalbiyle görmeyi denedi. Bir sükunet oldu her yerde, gözleri uzak bir ülkenin kapıların açmaya gelmiş süvarilerin yorgun ama gururlu yüzlerini gördü. Her yerden gelenler vardı. Bir karşılama töreni hazırlanıyordu. Uzak ülkenin kapısında melekler nöbet tutuyordu. Bembeyaz kefeniyle yeni yurduna gidecek olanı arafa hazırlıyordu kalp süvarileri.
Bu sahneleri izlemeye gözleri daha fazla dayanamadı. Açtı gözlerini hayat denen bu geçici aleme. İnsanlardaki telaşı gördü. Cenaze mezarın içerisine indirilmişti. Acele acele toprak atmaya başlamıştı gelenler. Herkes gömülenin üzerine bir avuç toprak atmak için çabalıyordu. Toprağı atanlar bir kenara çöküp bekliyorlardı son dakikaları. Herkesin başı önünde, bir burukluk var havada. Yakın akrabaların gözyaşlarını tutamadıkları bu toprak atma sırasında ayakta zor duranların koluna girmiş olanlar, onların bir kenarda teskin ediyorlar. Bir ölüm acısının teskini nasıl olur acep. Herhalde sende öleceksin bir gün nasıl olsa üzülme çok sevdiğin bu mevtaya sende bir zaman sonra kavuşursun mu, denilir.
Toprak atılıp mezar kapatıldıktan sonra kuran okunmaya başlandı. Bir süre sonrada dua edildi. Dua bitip tüm fatihalara bir amin eklenince. Dizleri üzerinde oturanlar yavaş yavaş doğrulmaya ve çıkış kapısına doğru yönelmeye başladı. Bu sırada cenazenin birinci dereceden yakınları olanlara taziyede bulunup gidiliyordu. Kimilerinin gözü kuru bir kuyu gibi bakarken kimilerinden kova kova sular çekilip boşaltılıyordu yanaklara.
Beş on dakika sonra kimsecikler kalmadı mezarın başında. Mezarın başındanki siyah takım elbiseli adam en yakın çamdan üç dal kırıp mezarın başına, ortasına ve ayak ucuna dikerek oda uzaklaştı oradan. Tam kimsecikler kalmadı derken yine mezarın başına o ilk gelen adam geldi. Eliyle toprağı okşadıktan sonra sanki mezarın içinde yatana bir şeyler söyledi. Yüzündeki samimiyet, son görevini ifa etmenin hüznüyle yıkanmış olmanın verdiği bir sükunetle kaplıydı. O da birkaç dakika mezar başında bekledikten sonra ardına bakmaya cesaret edemeden uzaklaştı oradan.
Oturduğu yerden kalkıp mezarın başına geldi. İçinde bu güne dair taşıdığı binlerce soruyla birlikte. Okuldaki sırasından apar topar toplanarak çıkmış. Kürsüdeki hoca anlamsızca ardından baka kalmıştı. Merdivenlerden bir anda inmiş, belediye otobüsü sanki onu bekliyordu çıkış kapısında. Binişiyle birlikte onu son durağa getirmişti. Son durak sultan selim camii. Sonra bir cenaze haberiyle kılınan öğle namazı, namaz sonrasında kendisini mezarlığın kalbinde buluşu. Bir boş mezarda kendini tahayyül edişi ve bir cenazenin defni. Şimdi defnedilmiş cenazenin mezarın başında bekliyordu.
Bir şeyler söylemek geçse de zihninden, kelimeler dilinden dökülmek konusunda pek niyetli değildi. Ellerini açıp bir fatiha ile mezarının başındaki isminden başka bir şey bilmediği mevtaya dua etti. Bir samimiyetin ölçüsü varsa o kadar samimiyetle.