Noel Babayla Cuma namazını kılıp, camiden ayrıldıktan sonra yolun karşısına geçmeye çalışıyordum. Vızır vızır geçen develerden dolayı karşıya geçmem pek kolay olacağa benzemiyordu.
Matematik denen şey, bunları okumaya mı yetiyordu. Aristo sırf modern görünmek için mi okulunun kapısına “matematik bilmeyen giremez” yazmıştı. Öyle ise boşuna matematikle uğraşmış.
Aynı senin ve benim gibi ikiyüzlü; çünkü sen ve ben bunu müstahakız.
Yaz ayları
yavaş yavaş geride kalmaya başlamıştı, sonbahar kendisini iyiden iyiye
hissettiriyordu. Evden çıktım, sokakta kimse yoktu; ama yazdan kalan bir gün
doğmuştu. İnsanlar alelacele işlerini halledip evlerine çekiliyorlardı.
Tedirginlik iyice artmaya başlamıştı. Moğol ve işbirlikçi canileri kimsede ne
huzur ne de rahat bırakmıştı. Köyler basılıyor, insanlar katlediliyordu. Zulümden
kaçanlar akın akın şehir merkezlerini dolduruyor. Bu da merkezlerdeki asayişi
sarsıyordu. Düzeni sağlayabilmek oldukça zor oluyordu. Her gün hoş olmayan
havadisler almak gönlümü oldukça daraltmıştı. Sabır diyor ve elimizden gelen
gayreti göstermeye çalışıyorduk. Moğollara karşı direnişi güçlendirmek için
çalışıyordum. Güçlünün yanına geçip sus pus olanlarla da aram pekiyi değildi.

Uzun çok uzun zamandır, kendisini okumayı istediğim bir şiir kitabı vardı. Bu kitabın efsaneleşmiş zıpırtıları kendisini aşmıştı. Ben de kendisini aşmış bu kitabı okuyarak “bu mu lan ova ova rengini soldurduğunuz kitap” diye çıkışacaktım.
Bu zatı muhterem şiir kitabı Ah Muhsin Ünlü olarak kitaba adını veren şairin Gidiyorum Bu adlı tek şiir kitabı. Kitaba Ah’la başlıyorsunuz tabi ki şairimizin adını okuyunca. Ah çekerek başlanan bir kitap elbette kült olmayı hak etmiştir. Hele bir de gidiyorsa, ve üzerine bir de işaret sıfatı çakmışsa…
Onur Ünlü diye biri daha var, yönetmen; sakın onunla bunu karıştırmayın, onun yaptığı filmler kült olmuyor, çünkü hala film çekmeye devam ediyor. Bazıları ikisinin aynı kişi olduğunu savunuyor, hatta geçenlerde bizim bakkal: “Sinema da şiir gibidir!” diyerek bu aynılığa vurgu yapınca. Sadece ekmek alıp çıktım, zeytin ve peyniri almayarak bakkala cezasını kestim. Eve gelince de hanım bana cezayı kesti.
Nüfus kayıt sisteminden araştırdım, Ah Muhsin Ünlü diye biri sistemde kayıtlı değil. Öyleyse bu kendi şahsına münhasır şiir kitabını kim yazdı. Murat Menteş’in roman kahramanlarından biri olabileceği şüphesine kapılıp, hemen Menteş ormanlarında ava çıktım. Ne yazık ki ava giderken avlanıp geri döndüm.
“ne ikna edici bir intihar biçimidir şimdi seninle göz göze gelmak” “”gel-mak” yazmış adam benim yazım hatam yoktur.”
Dizesini okuduktan sonra içim rahatladı ve kitabı rahatça arkama yaslanarak okuyup bitirdim. Bu dize kitaba verdiğim parayı helal etmeme yetmişti. Diğer beğendiğim yerleri söyleyip de yarın üste para falan isterler korkusuyla bu yazıyı burada noktalıyorum, virgüllüyorum, soru imleriyle süslüyorum.
Sözün “özü” baştaki “s” ve sondaki “n” harflerinin çıkarılmasından müteşekkildir.
Gidiyorum Bu, Ah Muhsin Ünlü, Sel Yayıncılık, 80 sf.
Beni intihara sürükleyen dize, şiir kitabının 15. Sayfasında yer almakta olup üsten ikinci dizedir.
İsyan: “Sülükleri Öldür, Volüm 674023874653/2”
Posted: 16 Aralık 2011 by izzet koçak in Etiketler: AnlatıMüdürün çaldığı acil durum sireniyle birlikte toplantı için kuleye doğru yürümeye başladım. Bu toplantı yaşanılan sorunlara büyük çözümler önerecekti muhakkak. Her toplantı küçük kafaların kendinden büyük laflar kustukları bir pagan ayinidir. Bütün saçmalık bu söylenenlerden bir şey çıkacakmış gibi birde tutanaklara geçirilmesidir. Bu tutanaklar daha sonra kaynatılıp şifa niyetine tüm öğrencilere içirilmiştir. Şifasını gösterdiğinde tüm göstergeler sıfırın altına çoktan inmişti.
Toplantının başlamasıyla bitmesi bir olmuştu. Çünkü yakın bir ülkede uzak bir savaş başlamıştı. Okuldaki tüm öğrencilerde sınıra gönderilip kalkan olarak kullanılacaktı. Artık korkulacak bir şey kalamamıştı. Sonunda onlar ve bizim için en iyi olana karar verilmişti. Onlar sınıra gidecekti, biz de evlerimize.
Dışarı çıktığımda okulun bahçesine yanaşmış olan askeri kamyonlara, isyancı öğrencilerin yüklendiğini gördüm. Öğrencilerin hepsi kamyonlara yüklenmeden önce bir trambolinin üzerini çıkartılıp havaya birkaç kez zıplatılıyor. Bu esnada aracın yanındaki bir aygıttan davul zurna seslerine eşlik eden en büyük öğrenci bizim öğrenci diye naralar yükseltiliyordu. Trambolinden inen öğrenciler kendileri için hazırlanmış olan dikdörtgen sandıkların içerisine yatıyor. Sandıkların ağzı kapatıldıktan sonra kamyona istifleniyordu. Sınıra gidip kullanılamaz hale gelen öğrenciler yine bu sandıklarla ailelerine geri gönderiliyor. Tek fark bu kez sandığın üzerine öğrencinin bir resmi ile akan kanlarının bulaştığı bir bez örtülüyordu.
Sonucu baştan belli olan bir aldatmaca işte.
Yürüyerek öğrenci toplama kampının kapısından dışarı çıktım. Okutmanları götürmek için gelen minibüs beni de almak istedi ama ben keyfimi de maskelerimle birlikte kampın çıkış kapısında bıraktığım için minibüse binmek istemedim. Yürüyeceğimi söyledim. Minibüs uzaklaştıktan sonra yürümenin pek hoşuma gitmediğini anladım. Kanatlarım mesajı almış olmanın iştiyakı ile daha taksitlerini bile ödemediğim takım elbisemi parçalayarak sırtımdan çıktılar. Bende evime doğru kanat çırpmaya başladım.
Evime vardığımda artık her şey yeniden başlayacaktı, yeniden, yeniden…
Sonraki Bölüm: Başlıktaki Sülükleri Neden Öldürmedim!
Aracımızın öğrenci toplama kampına yaklaştığını havada daireler çizen akbabalardan dolayı anlamamak mümkün değil. Yüzlerce akbaba binanın üzerinde dönüp duruyorlar. Nede olsa yıllarca burada tutulan öğrenciler dışarı atıldıklarında çoğunun bir leşten farkı olmuyor. Ve bu akbabalar bu leşleri meşreplerine uygun olarak yiyorlar.
Araç demir kapının önünde durduğunda, ağır demir kapı yan tarafta duran bir fil tarafından havaya kaldırıldı. Kapının altından geçerken kapı aniden filin hortumundan kayar gibi oldu, içerde ufak atom bombası etkisi ortaya çıkaran bir çığlık patladı ve üç kişi orada kalp yetmezliğinden öldü, ama fil hemen toparladı, kapı aracın üzerine düşmedi ve kalp yetmezliğinden ölenler yedek kalplerinin takılmasıyla yeniden gözlerini açtılar.
Aracın ana binanın yanına durmasıyla birlikte hoparlörlerden gelen bir acı çığlık sesi her yanı doldurdu, bülbül adlı tarih öncesi bir kuşun sesiydi bu. Gül adlı hain tarafından kana bulandığında bu çığlığı atmış. O gün kaydedilen bu çığlık, şimdi, her toplanma ve dağılma, çarpılma ve bölünme zamanlarında bas bas bağırtılmakta.
Çığlığı duyan çil yavrusu öğrenciler - ki bunlara öğrenci demek yerine yarı açık cezaevi mahkûmları demek daha doğru olur, lakin mahkûm ifadesi güzel benzetmeye uğrayarak “gelecek nesillerin teminatı” olarak buraya yatırıldığından beridir öğrenci olarak anılmaktadırlar- dağıldıkları her köşeden çıkarak heykelin önünde toplanmaya başladılar.
Araçtan inen okutmanlar, yüzlerine çantalarında getirmiş oldukları çeşit çeşit maskeleri takmaya başladılar. Kimi yumuşak yüzüne ciddi görünümlü bir maske, kimi yaşlı yüzüne genç bakışlı bir maske, kimi güzel yüzüne asabiyet çizgileri atan bir maske takarak araçtan iniyordu. Araçtan inen herkes kendinden farklı biri oluveriyordu. Kendin olmamak en büyük erdem kabul ediliyordu, yeni toplum düzeninde.
Bende çantamdan beş para etmez adam simalı maskemi takarak indim. Etrafta ölüm sessizliği vardı. Birazdan heykele bu öğrencilerden birisi kurban olarak ikram edilecekti. Ayinin başlamasından önce her okutman sorumlu olduğu öğrenci gurubunun başına geçti. Alınan talimatlara uygun olarak öğrenciler hareketler yapmaya başladılar. Bir toplanıp bir dağılıyorlardı, sonra kurban olan öğrenci heykelin yanındaki ipe çekimleye başladı. Bu sırada tüm öğrenciler yıllar önce tüm öğrenci toplama kaplarından sorumlu sorunlu adamın yazdığı “ölümü öp” ü okuyorlardı. Sözlerini buraya yazmaya ihtiyaç duymuyorum, ölümü öpen olursa onu kırmam yazarım.
Ayin sona erdiğinde heykel, başına konmuş olan akbabanın kuyruğunun altından çıkan beyaz bir şeyin ağzının kenarına düşmesiyle irkilerek ayağa kalkıp elinin tersiyle ağzını sildi. Her yanının heykel gibi durmaktan tutulduğu heykel, biraz gerindikten sonra tekrar eski yerine geçip, ebedi istirahatına devam etmeye başladı. Bu kadar bağırtıdan nasıl rahatsız olmuyor diye düşünürken kulaklarının içine kurşun döküldüğünü fark ettim heykelin, sağır ve dilsiz olduğunu o an anladım, desem yalan olur. Baştan beri bunu biliyordum. Öyleyse her sabah bu ayin neyin nesiydi, kimin fesiydi. Pardon don kanunun gereği fes yasak, peruk serbesti ama ölü insan saçlarından yapılanlarını daha makbul olduğunu bilmeyen yoktu.
Öğrenci toplama kampındaki ayinden sonra her gurup kendi hücresine kapatılmak üzere gardiyan okutmanlar tarafından binanın içerisine alınmaktaydı. Kendi hücrelerine kapatılan öğrenciler bir daha oradan bülbülün çığlığına kadar dışarı çıkamıyordu.
Okutmanlar odasında girip araç gereçlerimizi alarak hücrelere doğru hareket etmeye başladık. Dünden “en iyisi okuma, okuyorsan da bir şey anlama klavuzu”na yatırdığım sülükleri alarak hücreye girdim.
Benim hücreye girmemle birlikte ayakta bekleyen öğrenciler kendilerini yere attılar ve enselerini açtılar. Bende elimdeki bilgi yüklü sülükleri onların ensesine bıraktım. Böylece öğrencilerde var olan okuma ve anlama potansiyelini sıfıra indirmek için çalışmaya başlamış oldum. Başarılı olup olmadığımı bilemiyorum, çünkü zamanında bende böyle bir kamp ve bu kampların daha büyüklerinden sülüklenerek geldiğimden bunu anlama imkânım yok.
Sülükler bir gece boyu “en iyisi okuma, okuyorsan da bir şey anlama klavuzu”ndan emdikleri bilgiler yardımıyla ne var ne yok somuruyorlardı. Bende onlara işlerinde başarılar dileyerek hücrenin kapısına doğru yöneldim. Tam kapıyı açıp hücreden çıkacakken, ardıma baktığımda, bir şeylerin ters gittiği gördüm, sülükler birer balon gibi şişmeye başlamışlardı.
Yerde yatan her öğrencinin ensesindeki sülükler durmadan büyüyordu. Ve birkaç dakika içerisinde hepsi patlamaya başladılar. Ortalık patlamış sülük parçalarıyla doluyordu. Bu bir isyandı ve her isyan gibi alyuvarların ortalığa yayılmasıyla bastırılacaktı.
Gelecek bölüm: Öğrenci Toplama Kampında İsyan: “Sülükleri Öldür, Volüm 674023874653/2”

Müstakil bahçesiz evimin kapısından çıktığımda beni öğrenci toplama kampına götürecek olan araca binmek için aşağı inmemi sağlayacak olan merdivenleri kullanmak istemediğimi fark ettim ve illüzyon kutusunu girdim. Kapağı kapattım, kapağı açtığımda artık üçüncü katta değil birinci kattaydım.
Dış kapıdan çıkarken çöp kovalarını karıştıran üç tane köpek balığı gördüm, sokak köpek balıkları oldukları üzerlerindeki pulların döküntüsünden anlaşılıyordu. Ama yine de onların önüne çıkmak istemedim. Elime bir taş alıp onu çöp kovasına doğru fırlattım, kovaya değen taşın çıkardığı gürültü köpek balıklarının oradan uzaklaşmasına sebep oldu. Bende rahat bir nefes alarak sokağa çıktım, beni öğrenci toplama kampına götürecek aracı beklemeye başladım.
Beklerken sokak köpek balıklarının yeniden çöp kovasının başında halkalar çizerek dönmekte olduklarını gördüm. Parçaladıkları bir çöp poşetinin içindekileri, birbirleriyle kavga ederek ve ortalığa saçarak yemeye çalışıyorlardı.
“Öğrenci Toplama Kampına Gider” levhası darağacına asılı araç beni almak için yanaştığında bende araca yaklaşmıştım. Araca bindiğimde oturacak yer kalmamıştı, bu her zaman karşılaştığım bir durumdu. Önceki binenler koltukları kapmışlardı. Bana acıyan gözlerle bakıyorlar ama bu hallerini sadece gözleri değil gereksiz kelimeleri ile de ifade ediyorlardı. Bende aracın boş koridoruna bağdaş kurup oturdum. Bir Hint fakiri iken parayı bulan bir Hint zengininden öğrendiğim yerden yükselme hareketini çekip iki karış yukarı yükseldim ve aracın içerisinde uçmaya başladım. Bu halimle, aslında asıl acınası olanların onlar olduğunu da göstermiş oldum. Onlar yolculuk edebilmek için bir oturağa ihtiyaçları vardı, benimse hiçbir şeye!
Aracın hareket etmesiyle birlikte çantamın bin bir gözünden birine sakladığım kitabı çıkartıp okumaya başladım. Kitabın beni okuduğunu biliyordum, ama herkes benim kitabı okuduğumu düşünüyordu. Kitabın okuması benin onu okumamdan daha iyiydi. Her kitap okuyacağı adamı bilir.
Hareket ettikten kısa bir süre sonra aracın yanında bir mustang belirdi. Dörtnala gidiyordu, direksiyonunda eski Kızılderili Şefi, eski diyorum artık Kızılderililer kızıl değiller, kızıl olmaları yasaklandığından beri kendilerini beyaz olarak kabul ediyorlar. Onlar etmese bile herkes onlara beyaz oldukları imasında bulunuyor ve her sabah bunu gözlerine sokmak için “iyi ki beyazım” diye yemin çektiriliyor, beyaz çocuklarla birlikte kızıl çocuklara da. O Kızılderili Şefi, mustangıyla bize el sallayarak geçip gidiyor.
Arabanın içinden bir ses “Bu Kızılderililerde son zamanlarda pek şımartıldı.” diye laflar gevelemeye başlıyor. Laflar uzayınca, sadece arkama dönüp geviş getiren canlıya bakıyorum, Salih Peygamberin devesi olunca bir şey söyleme gereği duymuyorum, nasıl olsa Yahudiler onu kurban etmemek için ellerinden geleni yapsalar dahi bir gün gelip her şey gibi o da toprak olacak. Ve büyük ihtimalle de bir Kızılderili ile mezar komşusu olması ihtimali çok yüksek olacak.
Yukarıdaki ironik düşüncemi anlamayan sivri okuyucuya not: Deve senin babandır, sende o devenin köşeği.
Arabanın içerisindeki havanın giderek kirlenmesi sonucu oksijen azlığını ortaya çıktı. Bu da öğrenci toplama kampı yolcularının göz kapaklarının kapanmasını hızlandırdı. Çünkü oksijen azlığı göz kapaklarını açık tutan kurtçukların ölmesine sebep oluyor. Bu garip kurtçuklar nasıl oluyorsa temiz havayla birlikte birden canlanabiliyor.
Göz kapaklarının kapanmasıyla birlikte musiki dersi okutmanı, tiz bir perdeden horlamayı açıyor, bununla birlikte diğer okutmanlarda meşreplerine uygun horlamalarla musiki dersi okutmanına eşlik ediyorlar. Beraber ve solo horlamalar öğrenci toplama kampında son buluyor.
Sonraki bölüm: Öğrenci Toplama Kampı, daha yazılmadı bekle bakalım.






