Tufan’dan Sonra

Posted: 25 Ocak 2012 by izzet koçak in Etiketler: ,
2






     Bo…

     Boğ…

     Boğul…

     Boğulmu…

     Boğulmuyorum ta bi ki!

     Ben bu romanın başkarakteriyim, öyle hemen ölmemi beklemiyordun herhalde. Ama yine de ölümden döndüğümü söylemeliyim. Yüzme bilmediğim için kendime çok kızdım. Hacılar suyunu gidip yüzmemenin cezası buydu: “Ölüme ramak kalmak!”

    Hemen geri dönüyorum, vazgeçtim, insan geriye dönüp durarak ne kadar ilerleyebilir. Çok şükür biz hep geriye bakarak gidiyoruz. Zira yol boyunca kırık döktüklerimizi adam gibi toplamadığımız yüzünden arkamızdan gelen karabasanlardan kaçmak için hep arkaya dönüyor ve karabasan yaklaşınca:

     YOKSUN!

    “Yoksun işte, yoksun işte,” diye tepiniyoruz.

                                                     ““Yola dayanamamaları bizim suçumuz mu?””

    Her neyse artık, nefesim kesilip gözlerim kararmaya başlamıştı. Tam boğulmak üzereyken suyun içerisine büyük bir helezon oluştu ve beni içine çekmeye başladı.  Sonra kendimi bir yere girerken gördüm. Bu girişe kendimi iyice görüp, üstüme başımı düzeltmem için dev bir boy aynasını yerleştirmişlerdi. Helezon balığın ağzını kapatmasıyla durdu. İnanılmaz ama bir balığın karnındaydım.

    İçerdeki sular bir anda boşaldı. Etrafa bakındım. Evet, burası kesinlikle bir balığın karnı olmalıydı. Ama birazdan balığın karnında görebileceğim kişiyi düşününce ayaklarım yerden kesilmeye başladı.

    Bir peygamber ile bir balığın karnında karşılaşmak bu roman için bile fazla fantastik.

    Ben, bu şaşkınlık içerisinde balığın içinde dengede durmaya gayret ediyordum. Bu kadar sallantı içerisinde insan nasıl kendine gelebilir ki derken sanki motorlar durdu. Ve hareketlilik yavaşladı. Ne motoru canım!

    Yanıma doğru bir adamın yaklaşmakta olduğunu fark ettim. Balığın karnının derinliklerinden elinde küçük bir el lambasıyla bana doğru yaklaşıyordu. Hayır, hayır… bu bir el lambası değildi. Adamın bileğine sarılmış bir yılan balığıydı. Ve adam onun kafasını sıktıkça hayvan ortalığı aydınlatıyordu.  Adam yanıma yaklaştı ve kalkmam için yardımcı olmak için elini uzattı.

    Ona hemen “Neredeyim ben?” diye sordum. Bana hafifçe gülümsedi ve: “Şu an Mobidik’in içindesin.” dedi. “Hadi canım,” dedim şaşkınlıkla. “Ya sen kimsin?” diye bir önceki soruma bunu da ekledim. “Zünnûn” dedi, ve ben baş dönmesi ve göz kararmasıyla birlikte bayıldım. Düşerken ağzımdan çıkan son kelimeyi çok iyi hatırlıyorum: “Balık Sahibi”

 2 saat
  1 saat 54 dakika
   1 saat 43 dakika
    1 saat 23 dakika
     1 saat 16 dakika
       1 saat 4 dakika
        1 saat 1 dakika
        53 dakika
       38 dakika
      31 dakika
    27 dakika
   23 dakika
  17 dakika
 12 dakika
9 dakika
   4 dakika
        1 dakika

    Ve sıfır…

    Gözlerimi açtım. Yukarıda geriye doğru ilerleyen saat benim baygın olarak geçirdiğim zamanı göstermekte. Tam iki saat baygın kalmıştım. Bunu bu kadar iyi bilmem seni çok şaşırtmışa benziyor. Lakin uyandığımda başucumda duran saatin üzerine yapıştırılmış not kâğıdının üzerinde “14.45’te bayıldı” yazıyordu. Şimdi ise saat 16.45 olduğuna göre benim baygın olarak geçirmiş olduğum süre iki saate tekabül ediyor.

    İki saatlik baygınlık dinlenmem için bana iyi gelmişti. Yattığım yataktan şöyle bir doğruldum. Burası küçük bir gemi kamarasına benziyordu.

    “Aman Allah’ım!” diye küçük çapta bir çığlık attım. Balık gerçekten çok büyükmüş, bir gemiyi yutmuş ve ben şimdi yutulmuş olan geminin bir kamarasındayım.

    Sanmıştım!

    Birkaç dakika sonra yanıma Zünnun geldi. Kapıyı açıp içeri girdiğinde ne yapacağımı şaşırdım. Bir ayağa kalktım, bir oturdum. Eline sarılmak için uzandım, geri çekildim. Allah’ım bu güne kadar hiçbir peygamberle karşılaşmamıştım ki!

    “Sakin ol,” dedi.
    Ben çok sakinim demeye kalmadı.

    “Ne getirdiysen ‘iman’ ediyorum, “ dedim. “Ben Ninova’lılar gibi olmayacağım. Ben sana iman eden üçüncü kişiyim,” dememle birlikte odayı Zünnun’un kahkası sarıverdi. “Ulan,” dedim,” bir peygamber böyle kahkaha atmaz herhalde,” diye geçirdim içimden.

    “Dostum kimden bahsediyorsun bilmiyorum ama çok kıyak elemansın,” dedi. Bu güne kadar kurtardıklarımız arasında senin kadar beni güldüreni çıkmamıştı.

    “Sen Peygamber değil misin!” diye sordum.
    “Bildiğim kadarıyla” değilim dedi.
    “Yani sen balık sahibi Yunus Peygamber değil misin?” diye tekrar sordum.
    Elini omzuma koydu ve “Hayır!” dedi.
    “O zaman bana gerçeği anlat” dedim.

    Bir peygamberle karşı karşıya değildim. İyi ki de değildim. Bütün peygamberleri insanüstü mahlûklara dönüştüren zihniyetimiz karşısında, zihnime; kanlı canlı bir insan olarak bir peygamber görmek tedavisi mümkün olmayacak tahribatlara yol açabilirdi.

    Yukarıdaki cümlenin anlaşılması biraz zor oldu farkındayım; ama düzeltmek için uğraşmayacağım.

Sonuç olarak:

    Mobidik, bir denizaltının adıydı, benim Yunus Peygamber zannedip kendinden geçtiğim zat ise denizaltının kaptanı Zünnun’du.

    Tesadüfün bu kadarına da, pes doğrusu, denir.





Gelecek Bölüm: Yunus Kıssası





Tufan

Posted: 12 Ocak 2012 by izzet koçak in Etiketler: ,
5




Noel Babayla Cuma namazını kılıp, camiden ayrıldıktan sonra yolun karşısına geçmeye çalışıyordum.  Vızır vızır geçen develerden dolayı karşıya geçmem pek kolay olacağa benzemiyordu.

Deve fiyatları birçok kişiye çoktan hendek atlatmıştı. Bankaların deve kredileri düne kadar eşek almaya para bulamayanlara deve almak için mara sağlamıştı. Parası olmayıp marasıyla iş yapanların, cüzdanı boşken bu kadar borcu çok olanların yaşadığı bir memlekette, her şey güzel olmasında ne olsun!

Geçen gün bir bankanın önünde köle olmak için kayıt yaptıran ve bu adam iyi köle olmazsa onun yerine biz köle oluruz bankanıza, diyerek bekleşen adamlar gördüm. Köle olmanın modern adıdır kredi. Kefillik nedir, ona siz karar verin artık.

Dün bir hayırsever bir köle azat etti; işyeri, evi, eşyaları, karısı ve geleceği banka ipoteğinde olan bir adamın borçlarını ödedi ve onu azat etti. Bir eve başını sokmak ya da bir deveye binmek için bankalara kölelik etmeyi çok sevmiş olmalı bu insanlar. Ne de olsa deveyi yardan uçuran bir tutam ottur. Otunuz bol olsun.

Yola adımı atmıştım ki başımın üzerinden otuz beş derecelik açıyla bir yağmur damlası geçti. Yağmur damlası otuz beş parçaya ayrıldı ve otuz beş tohumun üzerine düştü. Tohumlar fidana ne yazık ki artık hiç dönüşmeyecekti ve bu damlalar Allah'ın rahmeti değil, şeytanları ile anlaşma yapmış demir kanatlı kuşların s.diğinden başkası değildi. Beni vurmamıştı, ama kederi üzerime sıçramıştı. Ve üzerimi temizlemeden namaz kılmam mümkün olmazdı. Bu kederi ne temizlerdi acaba!

Yol kenarına otuz beş tane tohumu bırakanların kahkahaları da hüzünleri de sahteydi, hem de sahteliği sekron kayması kadar aşikar, çin malı kadar ucuz.

Kürdî hicazkâr bir ağıt annenin dilindeki, ve bir annenin yüreğinden çıkan kelimeler, gözlerinden akan yaşlar dışındaki her şey sahtedir.

O bayraklar sahtedir, o çiçekleri solduran ideolojiler sahtedir, o ırklar sahtedir, bu yazı sonuna kadar sahtedir.

Gerçek mi istiyorsunuz, ben de gerçek diye bir şey yok! Gerçek diye bir şey yok!

 YOK!

Bu kadar kiri bu kadar yalanı ne temizleyecek, diye baktığımda gökyüzüne. Kara kara bulutların toplandıklarını gördüm, yüzleri çirkin ve şekilleri tuhaftı, gazap yüklü görülüyorlardı. Üstleri başları kötü görünüyor olsa da niyetlerinin iyi olduğunu anlamam için ilk damlanın düşmesi yeterli oldu. Birinci damladan sonra ikinci bir damla daha düştü. Bu damla erik büyüklüğündeydi, sonraki ceviz büyüklüğünde düştü. Önce birer birer düşen damlalar bu kez katlanarak artıyordu. Matematiği iyi olmayanlar için katlama hesabını ben yaptım:

2 -4 -8 -16 -256 -65536 -4294967296 -18446744073709551616 -3,4028236692093846346337460743177e+38 ∞

Ve hesap makinesi daha fazlasını çarpmak konusunda bana yardımcı olmamaya karar verdiğinde ben de onun bu kararına saygı duydum/duymak zorundaydım; zira benim ilkokul bilmem kaç seviyesindeki matematiğim bu rakamları okumaya yetmiyordu, yetmediği gibi yazmaya da yetmiyordu.

Matematik denen şey, bunları okumaya mı yetiyordu.  Aristo sırf modern görünmek için mi okulunun kapısına “matematik bilmeyen giremez” yazmıştı.  Öyle ise boşuna matematikle uğraşmış.

Kapıya, “başörtülü olan giremez” yazsaydı daha modern olurdu. Ne bilsin işte!.. Aptal Yunan:)

Yaşasın ırkçılık, yaşasın tufan…

Yağmur damlaları büyümeye devam ediyordu, en son cevizde kalmıştık değil mi? Devam etmeden önce yağmur damlalarının meyveler şeklinde yağması da ayrı bir güzellik. Devam, cevizden sonra, mürdüm eriği, kivi, mandalina, elma, portakal, ananas, karpuz ve karpuz büyüklüğünden sonra eve gitmek için yüzmem gerektiği için düşen dev damlalarının şekline bakmıyordum.  Evin balkonuna ulaştığımda bilinen yeryüzünün tamamı sular kaplamaya başlanmıştı. Dünyanın bilinmeyen bir yüzü daha var bunu biliyor musun?

Aynı senin ve benim gibi ikiyüzlü; çünkü sen ve ben bunu müstahakız.

Bu kadar kiri ne temizleyecek derken, ancak bir tufan temizler diye içimden geçirdiğime pişman olmama az kalmıştı ki üst kat komşumun yaramaz oğlu Nuh; elindeki kâğıttan gemiyle göründü. Gemiyi sulara doğru bıraktı. Gemi havada süzüldü, bir müddet sonra sularla buluştu. Sulara değmesiyle birlikte ay büyüklüğünde damlalar her şeyi sular altında bıraktı.

Kâğıttan gemiye tutunup kurtulmayı denemekten başka şansım yoktu. Bende sularla dolmuş olan balkonundan uzanıp gemiye zor güç yapıştım. Sular hızla yükseliyordu. Bulutlarla aramızdaki mesafe hızla azalıyordu. Her alanda hızla bir yükselişe çoktan geçmiş bulunuyorduk. Etrafımda sudan başka bir şey kalmamıştı. Suyun üzerinde ise kâğıttan gemilerden başka bir şey görünmüyordu, Nuh ise durmadan kâğıttan gemiler yapıyordu. Nuh açıkça malzemeden çalıyordu.

 Kızgın bir şekilde seslendim ona:

“Kağıttan gemiler batıyor Nuh!!!”  Nuh neredeydi ben kime nefesimin yettiğince bağırıyordum. Bu derya içerisinde kim kimi boğuyordu. Kim kimi dinliyormuş gibi yapıyordu.

Kâğıttan gemi çoktan su almaya başlamıştı ve ben;

Boğuluyorum…

Boğuluyor...

Boğul…

Boğ…

Bo…



Nasreddin Hoca

Posted: 06 Ocak 2012 by izzet koçak in Etiketler: ,
2


Yaz ayları yavaş yavaş geride kalmaya başlamıştı, sonbahar kendisini iyiden iyiye hissettiriyordu. Evden çıktım, sokakta kimse yoktu; ama yazdan kalan bir gün doğmuştu. İnsanlar alelacele işlerini halledip evlerine çekiliyorlardı. Tedirginlik iyice artmaya başlamıştı. Moğol ve işbirlikçi canileri kimsede ne huzur ne de rahat bırakmıştı. Köyler basılıyor, insanlar katlediliyordu. Zulümden kaçanlar akın akın şehir merkezlerini dolduruyor. Bu da merkezlerdeki asayişi sarsıyordu. Düzeni sağlayabilmek oldukça zor oluyordu. Her gün hoş olmayan havadisler almak gönlümü oldukça daraltmıştı. Sabır diyor ve elimizden gelen gayreti göstermeye çalışıyorduk. Moğollara karşı direnişi güçlendirmek için çalışıyordum. Güçlünün yanına geçip sus pus olanlarla da aram pekiyi değildi.
İbrahim iki gün önce gelerek Konya’da adımın geçtiği bir toplantı sonrasında duyduklarını aktarmıştı. İbrahim öldürülmemden korkuyordu, beni korumak için burada kalmayı istiyordu. Yanında on kadar delikanlıyı da getirmişti. Ona böyle bir korumaya ihtiyacım olmadığını söyleyerek gönderdim. Kötü zamanlardaydık, kimin dost kimin düşman olduğuna dikkat etmek gerekiyordu. İbrahim yanımda olması onu açık hedef yapardı. Bu delikanlıyı seviyorum. Konya’da krallar gibi yaşamak varken o zor olanı seçti.
Camiye doğru hem yürüyor, hem de zihnimden bin bir düşünce geçiyordu. Yürüdüğüm yollar iyice bozulmuştu. Kapıların, pencerelerin, avluların, evlerin üzerine sinmiş olan bir bıkkınlık vardı. Her şey dökülüyordu. Her şeyin dengesi bozulmuştu. Denge bozulduğunda tedavi çabaları da fayda etmiyordu. İnsanların birbirlerine tahammülleri kalmamıştı. En ufak şeyler kavga ve tartışma sebebi oluyor. Kavganın çözümü için önüme geliyorlardı. Bazen bu hele bakıp içim kan ağlıyordu. Bir ülkenin geleceği, şu insanların kaderi karanlığa doğru kayarken şu adamların dertleri ne olmuştu. İyi ve güzel zamanlarda bunlar için mesai harcamak yormuyordu yaşlı gönlümü, lakin şimdi zor geliyor hem de çok zor. Buna rağmen yapılacak bir şey yok; büyüğünden ufağına sıkıntılarla boğuşmak gerekiyor.
Caminin yanındaki iki odalı hazireye geçtim. İç içe geçen iki oda caminin duvarına dayanıyordu. Ön odada kâtibim Hasan duruyordu. Davalarla ilgili defterleri tutuyor. Benim için ne gerekiyorsa o hallediyordu. Üç ay kadar önce Konya Sultanı beni kadılıktan azletti. Ancak yerime de bir kadı göndermedi. Moğol’un ağırlığı Konya sarayında fazlasıyla hissediliyor artık. Moğol’a karşı olanların isimlerinin üzerine kara kalem çekiliveriyor. Yerime biri gelmeyince ben de vazifeme devam ediyorum.
Hasan, kapıdan girmemle birlikte ayağa kalktı. Kapının yanında iki Ahi yiğidinin arasında iki adam duruyordu. Belli ki bir anlaşmazlıkları vardı. Ahi yiğitleri başlarında olduğuna göre anlaşmazlık kavgaya dönüşmüş ve Ahiler bunları ayırıp anlaşmazlık giderilsin, diye buraya getirilmişlerdi. Düzen sağlayacak devlet kuvvetleri ortadan kalkınca düzen bu şeklide korunmaya çalışılıyor. Hasan elimi öptü, iç odaya geçtim. Hasan havalansın diye pencereyi açmıştı. Pencereyi kapattım. Oda küçük sayılırdı on kişi içeri girse on birinciye oturacak yer kalmazdı. Başköşedeki minderime geçtim. Önüme rahlemi çektim. Sağ ve sol tarafta minderler, duvarlara dayalı yastıklar uzanıyordu. Yerde sade bir kilim.
Hasan yanıma geldi:
“Efendim, iki davalı kardeş var.” dedi, “Defterlere kayıtlarını yaptım. Arzu ederseniz içeri alayım” diye ekledi.
“Aralarındaki konu mühim mi Hasan?” diye sordum. Hasan sorumdaki maksadı anlamış olmanın mahzunluğu içerisinde şöyle başını yana eğerek, dudaklarını büktü ve gözlerini kaydırdı. Sonda da ekledi:
“Siz daha iyi bilirsiniz Efendim,” diye sorumu cevapladı. Hasan’ın bu tutumu aslında davanın pek mühim olmadığını gösteriyordu. Lakin ardından eklediği ‘siz daha iyi bilirsiniz’ deyişi, adaletin sağlanması gerektiğinin imasıydı.
“Çağır gelsinler o zaman,” dedim.

Çok vakit davacıların hal ve hareketlerinden kimin haklı kimin haksız olduğunu anlamak mümkün olur. Ancak karar vermek için deliller gerekir ve bu delillerin şahitlerce onaylanması. En önemlisi de kararın adil olması gerekir, davacının da davalının da toplumunda karardan yana tatmin olması gerekir. Sadece birini memnun etmek adaleti sağlamak için yeterli olmaz. Elbette üçünü tatmin etmek kolay değildir, bu sebeple en azından ikiyi tatmin etmek gerikir. Bazen adil karar bu üçünü de memnun etmez, burada Yüce Allah’ın kabulü her şeyden önemlidir.
Adamlar gelip biri sağa biri sola oturdular. Ahi yiğitler de yanlarına oturdu.
“Anlatın bakalım nedir derdiniz,” diye sordum. Yaşça diğerinden büyük olan ve kılık kıyafeti de diğerine göre düzgün olanı hemen konuşmaya başladı.
“Efendim, bu karşımdaki benim kardeşim olur, kendisi aylak adamın tekidir, doğru dürüst ne çalışır ne de iş güç yapar. İş veririm yapmaz, hiçbir şeyden memnun olmaz…” Büyük ağabey kardeşini küçük düşürerek kendi lehine bir karar almak için aklına ne olumsuzluk geliyorsa sıralıyordu.
“Sadede gel efendi, nedir sizi buraya getiren şey sen onu söyle?” Adam nutkunun kesilmesiyle bir an dona kaldı. Ne diyeceğini bilemedi. Sonra kendini toparlayıp başladı.
“Efendim bizim babadan kalma bir ceviz ağacımız var, her yıl cevizi çırpar çıkan mahsulü paylaşırız. Ben babamızın ruhuna dua edilsin diye, helva yaptırır ve bu cevizlerden de üzerine atarım. Kardeşim olacak bu adam, babamın helvası için ayırmak istediğim cevize göz dikmiş, aramızdaki anlaşmazlık da istemezdim ama buraya kadar geldi işte. Hoş ceviz ağacını babam dikmiş olsa da benim bahçenin sonunda bulunur, ağaç bana aittir, ama kardeşim de nasiplensin istedim; bu tüm hayırsız çıktı.”  Ağabey kendinden emin olup biteni sayarken karşıdaki garibanın boynu bükülmüştü.
“Sen anlat bakalım nedir durum, ağabey’in haklı mı?” diye küçük kardeşe sordum.
“Efendim, ben gariban bir adamın, ne iş olsa yaparım, evde bir hanım üç çocuk beklemekte, onların rızkı için didinip dururum. Ağabeyim bana iş vermektedir doğru, ama biz kardeşiz deyip hakkım olanın hep yarısını eksik verir. Ben de baktım bu böyle olmayacak ayrıldım yanından, hamallıksa hamallık, odunculuksa odunculuk ne iş olursa yaparım.” Baktım o da sözü uzatacak ona da:
“Sen de ceviz meselesine gel gayri,” dedim.
“Haklısınız, affedin hocam, babam vefat ettikten sonra bize bir ev bir bahçe bıraktı, ağabeyim büyük olduğundan zaten babamla birlikte kalmaktaydı. Babam birkaç ay ağabeyimi yanında hasta yattı. Vefat edince de "Ben babama baktım, o yüzden ev ve bahçe benimdir," dedi. Zaten babam ölmüş benim ne malda ne de mülkte gözüm var. Ağabeyim, o zaman bana bahçedeki ceviz ağacının mahsulü ikimizin ortağıdır, dedi. Zaten büyüğümdür o ne derse kabulüm. Geçen sene ben sabahtan akşama kadar cevizleri çırptım, çuvalladım. Ağabeyimi çağırdım, bunlar ağaçtan çıkan cevizler ağabey, buyur paylaştır. Ağabeyim, bana birkaç avuç ceviz verdi ve “Babama “mevlid” okutup helva dağıttıracağım, cevizleri de kırıp onların üzerine attıracağım,” dedi. Ben de kabul ettim.” Ama ağabeyim koskoca çuvalı kendi kilerine atıp bir kış yedi. Babama helva diyerek de kendi eş dostuna, zaten toplanıp beraber yiyip içtikleri adamalara, doğrusu helva yapıp yedirdi, ancak mevlid ortada yok. Bu sene ise ben buna razı olmadım, durumu biliyorsunuz Hocam, geçim sıkıntısı boğazımda cevizleri satıp un alacağım, hanım ekmek yapıp çocuklara yedirecek.”
Dinlediklerimden büyük kardeşin küçük olana haksızlık ettiğini anlamıştım. Bu herhalde yılların tecrübesiydi. Ama benim anlamış olmam yetmezdi. Ahileri gönderip bunları tanıyan birkaç şahit getirdim. Şahitleri dinledim. Kararımı açıklama zamanı gelince de bunları karşıma aldım.
“Sizler kardaşsınız, her zaman birbirinize lazım olacaksınız. İyi günde de kötü günde de. Sen ağabey olarak kardeşini koruyup kollamaya niyet etmişsin ama bunu hakkıyla yapmayıp gönül kırmışsın bu çok yanlış. Babanın mallarına sahip olmuşsun, kardeşin ses etmemiş. Şahitlerden de dinledik ki sen burada haksızsın. Kardeşinin hakkını vermek durumundasın. Kardeşin babandan kalanlar için davacı olmak istemiyor, dava konusu cevizler aranızda pay edilecektir,” dedim. Dedim demesine de büyük kardeşin bir daha haksızlık yapmamasını, şu şahitler önünde ona iyice belletmek niyetimi de aldım. Cevizlerin içeri getirilmesini, söyledim. Bir çuval ceviz odanın ortasına konulmuştu.
“İkisine de dönüp, şimdi aranızda bu cevizleri Allah’ın kulları arasında nimetlerini pay ettiği gibi mi pay edeyim, yoksa biz fanilerin kendi aralarındaki pay edişlerine razı mı olmak istersiniz.” Büyük ağabey, bilmem bana hoş görünmek için mi hemen cevabını verdi:
“Allah’ın kulları arasında nimetlerini pay ettiği gibi olsun.” Dedi, küçük bir şey anlamadı bu işten ama Allah kelimesi geçince ne yapsın sormaya çekinip:
“Hocam, siz doğrusunu bilirsiniz,” dedi.
“ İkinizin ortak kararı ve onayı ile bende bu cevizleri şahitler huzurunda pay ediyorum size, dedim.” Çuvalın yanına vardım. Ağzından bir avuç kadar cevizi alıp büyük kardeşe verdim. Sonra küçük kardeşe dönerek:
 “Al bu çuvalı git, bu çuval senin hakkın, dedim.” Büyük kardeş hemen hopladı yerinden:
“Hocam bu nasıl paylaştırma böyle?”
 “Ne var ki bu paylaştırmada,” dedim, “Allah kimi kullarına nimeti bolca verir kimilerine kısar, sana geçen yıl vermiş, sen kullanmışsın. Bu yılda kardeşine nasip oldu cevizler. Ben sana sordum, sen insanların kendi arasındaki pay edişini kabul etseydin. İkinize bu çuvalı eşit olarak paylaştıracaktım.”
Verdiğim karar Hasan’ı oldukça memnun etmişti, yüzü aydınlanmıştı. Küçük kardeş ile şahitlerde durumdan memnun olmuşlar yüzlerine bir tebessüm yayılmıştı. Büyük kardeş bir avuç cevizle ortada kalakalmıştı. Omzuna şöyle bir vurup:
“Kardeşin değil kim olursa olsun haksızlık etme, bu dünyada bunun hesabını kolay verebilirsin. Ya ahrette, git tövbe et! Kardeşin ile aranı iyi tut, kötü günlerdeyiz, daha kötüleri de gelecek. Birbirinizden başka sığınacak yeriniz olmayabilir.” Sözlerim ne kadar tesir etmişti bilemiyorum, lakin çıkışında hem kızgınlık hem de şaşkınlık vardı.
Bu sırada öğle ezanları okunmaya başlamıştı. Odadan çıkıp şadırvana doğru gittim ve abdestimi tazeledim. Namaz için camiye girdim.

Noel Baba ile Cuma Namazındayız!!!

Posted: 29 Aralık 2011 by izzet koçak in Etiketler: ,
1



Okuldan ayrılıp eve doğru kanat çırpmaya başladıktan biraz sonra ardımda bir sürü çıngırak sesi duydum. Ardıma döndüğümde sekiz tane ren geyiğinin çektiği koca bir kızağın üzerime doğru geldiğini gördüm. Sağa doğru biraz çekildim; yoksa geyikler bana çarpıp geçecekti. Benim kenara çekilmem ile birlikte geyiklerde yanımdan geçtiler.

Arkadaki kızağın içerisinde kara kuru bir adam, kızağın koltuğuna yaslanmış, hayatından bezmiş bir şekilde oturuyordu. Beni görmesiyle birlikte geyiklerin yularını çekerek durdurmaya çalıştı.

“Ho! Hooo! Ulan dursanıza” diye bağırdı geyiklere, hızlarını almış geyiklerin havada durmaları o kadar kolay olmadı. Oldukça ileri gittiler. Adam, kızağa yavaşça bir tur attırıp yanıma geldi.

Kızakta oturan adam beni içeri davet etti, kanat çırpmaktan yorulmuş olarak kendimi hemen kızağa attım. Elini uzatıp adını söyledi, “Nikolas” ben de adımı söyledim, “--------“. Beni görmediği için özür diledi, çok dalgın olduğunu söyledi. Bana bir zarar gelmediği için mutlu falan olduğundan başlayarak o kadar çok şey anlattı ki beni indirmesi gereken yerden çok ama çok uzaklaştığımızı söylememe bir türlü fırsat vermedi.
Kendisi uzun yol geyikçisiymiş. Çuvallarda da kilisenin gönderdiği paketlerin bulunduğunu, bunları Noel haftası içerisinde söylenen adreslere bırakması gerekiyormuş. İşlerini erken bitirip yeni yılda evde olmak istiyordu. Bu uzun yol geyikçiliğinin zor bir iş olduğunda falan da bahsetti. Kara kuru bir adamdı ama çenesinin maşallahı vardı.

“Bugün günlerden ne?” diye sordu bana, “Cuma” dedim. “Öğle ezanına ne kadar kaldı,” diye ekledi. “Bir saat,” diye cevap verdim. “Müsaadenle ben bir camide durup Cuma namazı kılacağım,” dedi. Ben şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım.

“Kendine gel!!” diye adamı şöyle bir salladım. “Senin kim olduğundan haberin yok” herhalde diye çıkıştım. Zavallı yüzüme tuhaf tuhaf bakarak, “Ben kimim?”diye sordu. Bende “Sen Efsanevi Noel Baba’sın” diye bağırdım.

“Hadi git işine be!” dedi. “Ben sıradan bir kargocuyum.” “Olur mu?” dedim ve cebimden çıkardığım, yılbaşı eğlencesi davetiyemi gösterdim. “Bak bu resimdeki şişman, aksakallı ve ak saçlı, kırmızı tulumlu adam sensin. Şimdi de üzerinde aynı tulum, başında da aynı külah var.”

Koca bir kahkaha kopardı. “Ya kardeşim bu bizim iş tulumumuz, bizim geyik şirketindeki herkes bu tulumu giyer. Benim asıl adım da Namık, şirketteki herkes Hıristiyan olunca bana da Nikolas dediler, ben de yılların verdiği alışkanlıkla kendimi tanıtırken Nikolas diyorum.”

“Ayrıca o karttaki adamda şirketin sahibi, Antalyalı bir tacir olan Aziz Nikola, dedesi yüzyıllar önce Demre de yaşayan bir azizden esinlenerek o adı vermiş ona. Bizim Aziz Nicola bir ara koka böceğinden yapılan sıvının dağıtım işine girmişti. Şirketin reklam işini yapan bir çizer bizim adamı görünce çizimlerinde kullanmış. Ondan sonra bizimkinin adı, “Noel Baba” oldu. Kilise bu adın etrafında dönen hikâyeyi tescillettirip, pazarlamaya sundu. Biliyorsun, kilisenin ticarete kafası iyi çalışır ve din tacirliğinde de bir numaradır. Hıristiyan kahramanlar yapmaya bayılır. Böylece sempati bombaları ile propaganda yapmayı sever. Sonrada bunu tüm aptallara pazarlar. Hele bu aptallar başka dinden olunca daha bir eğlenceli oluyor. Asıl mesele kapitalizm ama ona burada değinmeyelim.

“Burada biraz yavaş ol bakalım. Sen bana aptal demeye mi kalkıyorsun,” dedim. “Ne olacak yani yeni yılı kutlayacaksam! Bu beni Hıristiyan yapmaz ya!” Hoş, kafa kâğıdım dışında “İslam” olduğumun bir göstergesi de yok ya bunu söylemeye gerek de yoktu.

“Haklısın, Hıristiyanlığa mâl olmuş bir günü kutlamak, seni Hıristiyan yapmaz, bu kargo şirketinde çalışıp kilisenin misyonerlik hediyelerini götürmekte beni Hıristiyan yapmaz. Bu konuda fazla konuşup birbirimizi üzmeyelim. Hadi Cuma ezanları okunuyor, gidip bi Cuma kılıp kendimizi arındıralım.”

“Sakın bana beş vakit namaz kıldığını da söyleme” dedim Nikolas Namık’a. “Yok, ya uzun yıllar Hıristiyanlar arasında kalınca onlar gibi sadece haftada bir gün ibadet edip, günah çıkartmaya alıştım. Onlar Pazar gidiyor ben de Cuma!”

Ondan sonra artık konuşmadık. Kızağı gözden uzak bir yere park edip. Camiden içeri girdik. İmam hutbeye çıkmış ve bir hadis okuyordu:

“Kim kime benzemeye çalışırsa, o onlardandır”
  

Maya – Leylâ İpekçi

Posted: 27 Aralık 2011 by izzet koçak in Etiketler:
2


Leylâ İpekçi’nin iki kitabını aldım geçen zaman dilimi içerisinde. Birisi ilk kitabı “Maya” diğeri de son kitabı “Ateş ve Bahçe” kitapları alırken bu özelliklerine hiç dikkat etmemiştim. Kitaplara sahip olup kitaplığımın okunacaklar rafına yerleştirdiğimde de bunun farkında değildim.

Hatta okunacaklar sıralamasında sonda olmasalar da ilk sıralarda değillerdi. Ondan önce iki Kurt Vonnegut kitabı, iki Murat Uyurkulak kitabı, Ali Ayçil’in bir kitabı, Gökdemir İhsan’ın bir kitabı, Ah Muhsin Ünlü’nün Gidiyorum Bu’su  vardı. İkilileri geçip pazartesi sabahı nasıl öne geçti anlamadım. Demek ki acelesi vardı. Pazartesi sabahı çantama okunacak kitap olarak girivermişti.

Leylâ İpekçi ile bu ilk tanışma faslımız. Benim tuhaf bir özelliğim var, bilenler bilir, bilmeyenlerde gayri bilecekler. Ben bir yazarı seversem onun tüm kitaplarını okurum. Bazen bunun pek hoş olmadığını tecrübe etmiş olsam da yine de devam ederim. Sanırım Leylâ Hanım’ında tüm kitaplarını okuyacağım.

Belki son kitabı “Ateş ve Bahçe”yi okuyup araya  “den den” çekeceğim. Bunun zaman gösterecek.

Neyse gelelim Maya’ya, ”Maya” mayası oldukça sert bir kitaptı. Beni oldukça şaşırttığını kabul etmeliyim. Oldukça etkileyici bir dili vardı romanın. O küçücük çocuğun hayatını anlatışındaki doğallık, dilinde o sadelik arasında, mideme yumruklar yemekten kendimi alamadım. Bir ara yumruklar midemden böbreklerime,  oradan sağ sol direklerle suratıma çalışmaya başlamıştı.

Küçük bir kız çocuğu olan Maya’nın yaşam öyküsü, acıtıyor ve kanatıyordu. Acıyı somutlaşmış bir şekilde görüyorsunuz karşınızda. Hüznün ne demek olduğunu anlayıveriyorsunuz, hem de süssüz hem de olabildiğince doğal bir hüzün.

Bir ilk roman olması hasebiyle beni daha da çok etkiledi. Demek ki insanlar bir şeyi bir kere yapıp onu da iyi yapabilirlermiş. Tabi Leylâ İpekçi durmayıp yazamaya devam etmiş.

İşin özü, Maya gerçekten güzel bir roman, sizi bir söz kumkumasının içerisinde boğmadan suratınızı dağıtıp gidiveriyor.
               
Belki de benim iyi bir dayağa ihtiyacım vardı, Maya’da tam burada denk geldi.





Maya, Leylâ İpekçi, Timaş Yayınları, İstanbul, 2011

Gidiyorum Bu / Ah Muhsin Ünlü

Posted: 18 Aralık 2011 by izzet koçak in Etiketler:
1


Uzun çok uzun zamandır, kendisini okumayı istediğim bir şiir kitabı vardı. Bu kitabın efsaneleşmiş zıpırtıları kendisini aşmıştı. Ben de kendisini aşmış bu kitabı okuyarak “bu mu lan ova ova rengini soldurduğunuz kitap” diye çıkışacaktım.

Bu zatı muhterem şiir kitabı Ah Muhsin Ünlü olarak kitaba adını veren şairin Gidiyorum Bu adlı tek şiir kitabı. Kitaba Ah’la başlıyorsunuz tabi ki şairimizin adını okuyunca. Ah çekerek başlanan bir kitap elbette kült olmayı hak etmiştir. Hele bir de gidiyorsa, ve üzerine bir de işaret sıfatı çakmışsa…

Onur Ünlü diye biri daha var, yönetmen; sakın onunla bunu karıştırmayın, onun yaptığı filmler kült olmuyor, çünkü hala film çekmeye devam ediyor. Bazıları ikisinin aynı kişi olduğunu savunuyor, hatta geçenlerde bizim bakkal: “Sinema da şiir gibidir!” diyerek bu aynılığa vurgu yapınca. Sadece ekmek alıp çıktım, zeytin ve peyniri almayarak bakkala cezasını kestim. Eve gelince de hanım bana cezayı kesti.

Nüfus kayıt sisteminden araştırdım, Ah Muhsin Ünlü diye biri sistemde kayıtlı değil. Öyleyse bu kendi şahsına münhasır şiir kitabını kim yazdı. Murat Menteş’in roman kahramanlarından biri olabileceği şüphesine kapılıp, hemen Menteş ormanlarında ava çıktım. Ne yazık ki ava giderken avlanıp geri döndüm.

“ne ikna edici bir intihar biçimidir şimdi seninle göz göze gelmak” “”gel-mak” yazmış adam benim yazım hatam yoktur.”

Dizesini okuduktan sonra içim rahatladı ve kitabı rahatça arkama yaslanarak okuyup bitirdim. Bu dize kitaba verdiğim parayı helal etmeme yetmişti. Diğer beğendiğim yerleri söyleyip de yarın üste para falan isterler korkusuyla bu yazıyı burada noktalıyorum, virgüllüyorum, soru imleriyle süslüyorum.

Sözün “özü” baştaki “s” ve sondaki “n” harflerinin çıkarılmasından müteşekkildir.

Gidiyorum Bu, Ah Muhsin Ünlü, Sel Yayıncılık, 80 sf.

Beni intihara sürükleyen dize, şiir kitabının 15. Sayfasında yer almakta olup üsten ikinci dizedir.

İsyan: “Sülükleri Öldür, Volüm 674023874653/2”

Posted: 16 Aralık 2011 by izzet koçak in Etiketler:
1




Öğrenci toplama kampında her şey olduğu gibi gitmemeye başlamıştı. Ortalıkta tersliklerden oluşan bir düzlük ortaya çıkmıştı. Bu düzlükten yararlanan kaos, önüne koyduğu işporta tablasında herkese istediği istekleri satıyordu. Kaosun olduğu yerde iktidarın ciddi yüzünü göremezsiniz. Kaos her yere hakim olmak için elindeki su tabancasıyla tüm ciddi tavırları ıslatarak sulandırıyordu. Kaosun bu sulu bereketi, koridorlarda kaktüslerin yeşermesine imkân vermişti. Kaktüslerin etrafında kendilerini kaybetmiş öğrenciler koşturup duruyordu.

Müdürün çaldığı acil durum sireniyle birlikte toplantı için kuleye doğru yürümeye başladım. Bu toplantı yaşanılan sorunlara büyük çözümler önerecekti muhakkak. Her toplantı küçük kafaların kendinden büyük laflar kustukları bir pagan ayinidir. Bütün saçmalık bu söylenenlerden bir şey çıkacakmış gibi birde tutanaklara geçirilmesidir. Bu tutanaklar daha sonra kaynatılıp şifa niyetine tüm öğrencilere içirilmiştir. Şifasını gösterdiğinde tüm göstergeler sıfırın altına çoktan inmişti.

Toplantının başlamasıyla bitmesi bir olmuştu. Çünkü yakın bir ülkede uzak bir savaş başlamıştı. Okuldaki tüm öğrencilerde sınıra gönderilip kalkan olarak kullanılacaktı. Artık korkulacak bir şey kalamamıştı. Sonunda onlar ve bizim için en iyi olana karar verilmişti. Onlar sınıra gidecekti, biz de evlerimize.

Dışarı çıktığımda okulun bahçesine yanaşmış olan askeri kamyonlara, isyancı öğrencilerin yüklendiğini gördüm. Öğrencilerin hepsi kamyonlara yüklenmeden önce bir trambolinin üzerini çıkartılıp havaya birkaç kez zıplatılıyor. Bu esnada aracın yanındaki bir aygıttan davul zurna seslerine eşlik eden en büyük öğrenci bizim öğrenci diye naralar yükseltiliyordu. Trambolinden inen öğrenciler kendileri için hazırlanmış olan dikdörtgen sandıkların içerisine yatıyor. Sandıkların ağzı kapatıldıktan sonra kamyona istifleniyordu. Sınıra gidip kullanılamaz hale gelen öğrenciler yine bu sandıklarla ailelerine geri gönderiliyor. Tek fark bu kez sandığın üzerine öğrencinin bir resmi ile akan kanlarının bulaştığı bir bez örtülüyordu.

Sonucu baştan belli olan bir aldatmaca işte.

Yürüyerek öğrenci toplama kampının kapısından dışarı çıktım. Okutmanları götürmek için gelen minibüs beni de almak istedi ama ben keyfimi de maskelerimle birlikte kampın çıkış kapısında bıraktığım için minibüse binmek istemedim. Yürüyeceğimi söyledim. Minibüs uzaklaştıktan sonra yürümenin pek hoşuma gitmediğini anladım. Kanatlarım mesajı almış olmanın iştiyakı ile daha taksitlerini bile ödemediğim takım elbisemi parçalayarak sırtımdan çıktılar. Bende evime doğru kanat çırpmaya başladım.

Evime vardığımda artık her şey yeniden başlayacaktı, yeniden, yeniden…






Sonraki Bölüm: Başlıktaki Sülükleri Neden Öldürmedim!

Öğrenci Toplama Kampı

Posted: 29 Kasım 2011 by izzet koçak in Etiketler: ,
1







Aracımızın öğrenci toplama kampına yaklaştığını havada daireler çizen akbabalardan dolayı anlamamak mümkün değil. Yüzlerce akbaba binanın üzerinde dönüp duruyorlar. Nede olsa yıllarca burada tutulan öğrenciler dışarı atıldıklarında çoğunun bir leşten farkı olmuyor. Ve bu akbabalar bu leşleri meşreplerine uygun olarak yiyorlar.

Araç demir kapının önünde durduğunda, ağır demir kapı yan tarafta duran bir fil tarafından havaya kaldırıldı. Kapının altından geçerken kapı aniden filin hortumundan kayar gibi oldu, içerde ufak atom bombası etkisi ortaya çıkaran bir çığlık patladı ve üç kişi orada kalp yetmezliğinden öldü, ama fil hemen toparladı, kapı aracın üzerine düşmedi ve kalp yetmezliğinden ölenler yedek kalplerinin takılmasıyla yeniden gözlerini açtılar.

Aracın ana binanın yanına durmasıyla birlikte hoparlörlerden gelen bir acı çığlık sesi her yanı doldurdu, bülbül adlı tarih öncesi bir kuşun sesiydi bu. Gül adlı hain tarafından kana bulandığında bu çığlığı atmış. O gün kaydedilen bu çığlık, şimdi, her toplanma ve dağılma, çarpılma ve bölünme zamanlarında bas bas bağırtılmakta.

Çığlığı duyan çil yavrusu öğrenciler - ki bunlara öğrenci demek yerine yarı açık cezaevi mahkûmları demek daha doğru olur, lakin mahkûm ifadesi güzel benzetmeye uğrayarak “gelecek nesillerin teminatı” olarak buraya yatırıldığından beridir öğrenci olarak anılmaktadırlar- dağıldıkları her köşeden çıkarak heykelin önünde toplanmaya başladılar.

Araçtan inen okutmanlar, yüzlerine çantalarında getirmiş oldukları çeşit çeşit maskeleri takmaya başladılar. Kimi yumuşak yüzüne ciddi görünümlü bir maske, kimi yaşlı yüzüne genç bakışlı bir maske, kimi güzel yüzüne asabiyet çizgileri atan bir maske takarak araçtan iniyordu. Araçtan inen herkes kendinden farklı biri oluveriyordu. Kendin olmamak en büyük erdem kabul ediliyordu, yeni toplum düzeninde.

Bende çantamdan beş para etmez adam simalı maskemi takarak indim. Etrafta ölüm sessizliği vardı. Birazdan heykele bu öğrencilerden birisi kurban olarak ikram edilecekti. Ayinin başlamasından önce her okutman sorumlu olduğu öğrenci gurubunun başına geçti. Alınan talimatlara uygun olarak öğrenciler hareketler yapmaya başladılar. Bir toplanıp bir dağılıyorlardı, sonra kurban olan öğrenci heykelin yanındaki ipe çekimleye başladı. Bu sırada tüm öğrenciler yıllar önce tüm öğrenci toplama kaplarından sorumlu sorunlu adamın yazdığı “ölümü öp” ü okuyorlardı. Sözlerini buraya yazmaya ihtiyaç duymuyorum, ölümü öpen olursa onu kırmam yazarım.

Ayin sona erdiğinde heykel, başına konmuş olan akbabanın kuyruğunun altından çıkan beyaz bir şeyin ağzının kenarına düşmesiyle irkilerek ayağa kalkıp elinin tersiyle ağzını sildi. Her yanının heykel gibi durmaktan tutulduğu heykel, biraz gerindikten sonra tekrar eski yerine geçip, ebedi istirahatına devam etmeye başladı. Bu kadar bağırtıdan nasıl rahatsız olmuyor diye düşünürken kulaklarının içine kurşun döküldüğünü fark ettim heykelin, sağır ve dilsiz olduğunu o an anladım, desem yalan olur. Baştan beri bunu biliyordum. Öyleyse her sabah bu ayin neyin nesiydi, kimin fesiydi. Pardon don kanunun gereği fes yasak, peruk serbesti ama ölü insan saçlarından yapılanlarını daha makbul olduğunu bilmeyen yoktu.

Öğrenci toplama kampındaki ayinden sonra her gurup kendi hücresine kapatılmak üzere gardiyan okutmanlar tarafından binanın içerisine alınmaktaydı. Kendi hücrelerine kapatılan öğrenciler bir daha oradan bülbülün çığlığına kadar dışarı çıkamıyordu.

Okutmanlar odasında girip araç gereçlerimizi alarak hücrelere doğru hareket etmeye başladık. Dünden “en iyisi okuma, okuyorsan da bir şey anlama klavuzu”na yatırdığım sülükleri alarak hücreye girdim.

Benim hücreye girmemle birlikte ayakta bekleyen öğrenciler kendilerini yere attılar ve enselerini açtılar. Bende elimdeki bilgi yüklü sülükleri onların ensesine bıraktım. Böylece öğrencilerde var olan okuma ve anlama potansiyelini sıfıra indirmek için çalışmaya başlamış oldum. Başarılı olup olmadığımı bilemiyorum, çünkü zamanında bende böyle bir kamp ve bu kampların daha büyüklerinden sülüklenerek geldiğimden bunu anlama imkânım yok.

Sülükler bir gece boyu “en iyisi okuma, okuyorsan da bir şey anlama klavuzu”ndan emdikleri bilgiler yardımıyla ne var ne yok somuruyorlardı. Bende onlara işlerinde başarılar dileyerek hücrenin kapısına doğru yöneldim. Tam kapıyı açıp hücreden çıkacakken, ardıma baktığımda, bir şeylerin ters gittiği gördüm, sülükler birer balon gibi şişmeye başlamışlardı.

Yerde yatan her öğrencinin ensesindeki sülükler durmadan büyüyordu. Ve birkaç dakika içerisinde hepsi patlamaya başladılar. Ortalık patlamış sülük parçalarıyla doluyordu. Bu bir isyandı ve her isyan gibi alyuvarların ortalığa yayılmasıyla bastırılacaktı.










Gelecek bölüm: Öğrenci Toplama Kampında İsyan: “Sülükleri Öldür, Volüm 674023874653/2”

Teşekkürler

Posted: 24 Kasım 2011 by izzet koçak in Etiketler:
1



Van'dan gelen depremzede öğrencilerime dershane ve yurt imkanı sağlayan

Sabah Dersaneleri Ereğli Şubesi Müdürü

Abdüsselam GÖKTÜRK beyefendiye

ve

Halit Kalkan Yüksek Öğrenim Öğrenci Yurdu Yetkilelerine

teşekkür ederim.

Falan Filan Lan

Posted: 16 Kasım 2011 by izzet koçak in Etiketler: ,
0


Müstakil bahçesiz evimin kapısından çıktığımda beni öğrenci toplama kampına götürecek olan araca binmek için aşağı inmemi sağlayacak olan merdivenleri kullanmak istemediğimi fark ettim ve illüzyon kutusunu girdim. Kapağı kapattım, kapağı açtığımda artık üçüncü katta değil birinci kattaydım.

Dış kapıdan çıkarken çöp kovalarını karıştıran üç tane köpek balığı gördüm, sokak köpek balıkları oldukları üzerlerindeki pulların döküntüsünden anlaşılıyordu. Ama yine de onların önüne çıkmak istemedim. Elime bir taş alıp onu çöp kovasına doğru fırlattım, kovaya değen taşın çıkardığı gürültü köpek balıklarının oradan uzaklaşmasına sebep oldu. Bende rahat bir nefes alarak sokağa çıktım, beni öğrenci toplama kampına götürecek aracı beklemeye başladım.

Beklerken sokak köpek balıklarının yeniden çöp kovasının başında halkalar çizerek dönmekte olduklarını gördüm. Parçaladıkları bir çöp poşetinin içindekileri, birbirleriyle kavga ederek ve ortalığa saçarak yemeye çalışıyorlardı.

“Öğrenci Toplama Kampına Gider” levhası darağacına asılı araç beni almak için yanaştığında bende araca yaklaşmıştım. Araca bindiğimde oturacak yer kalmamıştı, bu her zaman karşılaştığım bir durumdu. Önceki binenler koltukları kapmışlardı. Bana acıyan gözlerle bakıyorlar ama bu hallerini sadece gözleri değil gereksiz kelimeleri ile de ifade ediyorlardı. Bende aracın boş koridoruna bağdaş kurup oturdum. Bir Hint fakiri iken parayı bulan bir Hint zengininden öğrendiğim yerden yükselme hareketini çekip iki karış yukarı yükseldim ve aracın içerisinde uçmaya başladım. Bu halimle, aslında asıl acınası olanların onlar olduğunu da göstermiş oldum. Onlar yolculuk edebilmek için bir oturağa ihtiyaçları vardı, benimse hiçbir şeye!

Aracın hareket etmesiyle birlikte çantamın bin bir gözünden birine sakladığım kitabı çıkartıp okumaya başladım. Kitabın beni okuduğunu biliyordum, ama herkes benim kitabı okuduğumu düşünüyordu. Kitabın okuması benin onu okumamdan daha iyiydi. Her kitap okuyacağı adamı bilir.

Hareket ettikten kısa bir süre sonra aracın yanında bir mustang belirdi. Dörtnala gidiyordu, direksiyonunda eski Kızılderili Şefi, eski diyorum artık Kızılderililer kızıl değiller, kızıl olmaları yasaklandığından beri kendilerini beyaz olarak kabul ediyorlar. Onlar etmese bile herkes onlara beyaz oldukları imasında bulunuyor ve her sabah bunu gözlerine sokmak için “iyi ki beyazım” diye yemin çektiriliyor, beyaz çocuklarla birlikte kızıl çocuklara da. O Kızılderili Şefi, mustangıyla bize el sallayarak geçip gidiyor.

Arabanın içinden bir ses “Bu Kızılderililerde son zamanlarda pek şımartıldı.” diye laflar gevelemeye başlıyor. Laflar uzayınca, sadece arkama dönüp geviş getiren canlıya bakıyorum, Salih Peygamberin devesi olunca bir şey söyleme gereği duymuyorum, nasıl olsa Yahudiler onu kurban etmemek için ellerinden geleni yapsalar dahi bir gün gelip her şey gibi o da toprak olacak. Ve büyük ihtimalle de bir Kızılderili ile mezar komşusu olması ihtimali çok yüksek olacak.

Yukarıdaki ironik düşüncemi anlamayan sivri okuyucuya not: Deve senin babandır, sende o devenin köşeği.

Arabanın içerisindeki havanın giderek kirlenmesi sonucu oksijen azlığını ortaya çıktı. Bu da öğrenci toplama kampı yolcularının göz kapaklarının kapanmasını hızlandırdı. Çünkü oksijen azlığı göz kapaklarını açık tutan kurtçukların ölmesine sebep oluyor. Bu garip kurtçuklar nasıl oluyorsa temiz havayla birlikte birden canlanabiliyor.

Göz kapaklarının kapanmasıyla birlikte musiki dersi okutmanı, tiz bir perdeden horlamayı açıyor, bununla birlikte diğer okutmanlarda meşreplerine uygun horlamalarla musiki dersi okutmanına eşlik ediyorlar. Beraber ve solo horlamalar öğrenci toplama kampında son buluyor.






Sonraki bölüm: Öğrenci Toplama Kampı, daha yazılmadı bekle bakalım.

Blogumda (ç)alıntı yazı bulunmaz...

SİMERANYA

SİMERANYA
Ne bir renk kaldı ne de bir iz; meğer gelip geçen zaman değil de bizmişiz!

E-mailini yazarak gelişmelerden haberdar olabilirsin.

Bunlara da bakabilirsin!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...