Takım Elbiseli Derviş

Bedenimin içinde ruh diye bir akrebin dolaştığına dair yaygın bir kanaat oluşmuş ıssız sokaklarda. Sokaklar ki gün boyu yağmurdan başlarını gökyüzüne kaldıramayacak kadar yorgunlar. Bu yorgunlukları bir hayal dünyasında yaşatıyor onları. Yaşadıkları kadar gerçek, hayallerinin hepsi.

Bir söylentiye göre doğduğum günden beri burca tırmanan akrebin kaderini ruhumda taşıdığım söyleniyor. En son sokakların diline düştü bu söylenti. Oysa ben elleri ceplerinde dolaşan takım elbiseli bir dervişim. Akreplerle olan tüm hasbıhalim düşüncelerimin günde binlerce kez bir akrep dansına eşlik ediyor olması.

Ben, bir akrebin son zehrini kendine sakladığı düşüncelerin bekçisiyim. Düşüncelerimden daha tehlikeli değil hayat diye, içinde otuz yıldır döndüğüm dünya. Issız sokakların hissettikleri bir akrep sancısının yansımasından başka bir şey değil. Binlerce düşüncenin tutuşturduğu alevden bir halkanın içerisinde kalmış akrebin sancısı benimkisi.

Benim neler düşündüğüme dair tahminler yürütüyormuş aynalar. Onlar tahminlerini yürütsünler, ben yürüyorum yağmurun saçlarımı okşadığı bir sokakta. Gözlerim yağmur yüklü bulutlarda, derin bir sukutun damarlarımda dolaştığını hissediyorum. Sükutum, konuşmamdan daha tehlikelidir. Çünkü tüm suskunluklar zehrini kendi içine akıtan bir ruhun varlığını gösterir.

Sokağa açılan pencereler, yağmurun kirlerini yıkamaktan bıkmadığı sokaktan bir dervişin geçtiğini gördüler. İçindeki binlerce isyanı dilindeki duaya teslim etmiş dervişin son zikri: İsyan.

Evet isyan! Vicdanın yaşadığının tek emaresi.

Vicdan, yaşayan bir ruhun son kalesi. O kale düşünce ölür tüm akrepler. İsyanını kendi ruhunda yaşayan bir dervişin düşüncelerinden besleniyor tüm akrepler. Bir vicdanı olması isyana teşvik ediyor tüm yerleşik düzenlerin karşısında dervişi.

Bir gece yarısı kendisine yağmurun eşlik ettiği takım elbiseli derviş, ellerini cebine sokmuş, dilinde isyan türküleriyle ıssız sokaklardan geçip giderken görülmüş.


Son Yağmur Damlası

Yalnız başına yolculuğa çıkmak için hazırladığı bavullarından birisini daha hazırlamıştı. Ve yine yüzlercesi gibi bu yolculukta bir nedenle başlamadan bitecekti. Bunu bile bile bir bavul hazırlamak! Her zaman bunu yapabileceğine dair kendisini hazır hissetmesine yardımcı oluyordu. Ve bir gün hazırladığı bir bavulla kayıplara karışıp gidecekti. Yastığının altında kefenini hazır tutanlar gibi o da yolculuğu için bir bavulla bekliyordu eşikte.

Yağmur yağıyordu usulca kaldırımlara. Son yağmur damlası yanağına düştü saklandığı saçağın altında. Rüzgardı onu savuran yalnızlığına, milyonlarca damla toprağın bağrında kendisine yer bulurken o yalnızlığı seçimi dışında kabul ederek bir bilinmez yalnızın yanağında kendisine yer bulmuştu. Bulduğu yer, bulunmak isteyeceği son yer olsa bile. Tutunmak için neden bu kadar çaba harcayacağı bir yerde olduğunu zavallı damlada anlamakta güçlük çekiyordu. Damlanın kaderi yanağın sahibinin kaderi oluveriyordu bir an içinde.

Yalnızlığını hissetti yanağında yağmur damlasının. Onun yalnızlığını alsın diye birkaç damla gözyaşı akıttı yanaklarına. Yanağında birkaç damla gözyaşı ve bir yağmur damlası yan yana geldiler. Sanki yalnızlığı bitiverecekti yanında kendine benzeyen damlalar bulunduğunda. Oysa acı daha da koyulaştı yağmur damlası için, onun yalnızlığı bambaşkaydı. Onun yalnızlığı yanağına düştüğü bedenin yalnızlığını yansıtıyordu. Kalabalıklar arasında ama kalabalıkla bir türlü yan yana gelemeyen bir yalnızlık. Yanındakilerin sayısı arttıkça daha da koyulaşıyordu yalnızlığı.

Uzaklaşmak için hep bir bavul hazır tutuyordu. Yalnız başına gidecekti, kimsenin kendisini kendi olarak bilmediği bir yere. Yalnızlığını yalnızlıkla sınamak istiyordu her daim. Ve her daim bunu yapmaktan kaçıyordu. Kendi çelişkisini gördü son yağmur damlasında. Yanındaki göz yaşlarını terk edip gidemiyordu. Gözyaşları onun için gelmişlerdi oraya, kendi kaderini onların kaderiyle bağlayan bu yanaktan süzülüp akamıyordu kendi isteğiyle.

Bir el gelip elinin tersiyle siliverdi yanağı ve yanağın üzerindeki damlaları. Bir infilak yaşanmıştı. Ama bu kimseyi bu kadar sevindirmemişti, son yağmur damlasını sevindirdiği kadar. Elin tersinin sahibi, kendisini de bir gün böyle sevindirecek bir elin hayaliyle milyonlarca yağmur damlasının altından yürümeye başladı kaldırımda.

Ama nedendir bilinmez son yağmur damlasının ardından hiçbir damla yanağa düşmeye cesaret edemedi. Nedeni belliydi elbetteki bilinmez gibi görünsede. Bir kader birçok kaderi bu kadar karanlığa sürüklememeli. Bavulunu toplayıp çekip gitmeli ya da yastığın altında durana sarınıp toprakla hemhal olmalı.

Vesikalık




Değişmedim


Ben bir ölünün
Vesikalık fotoğrafını taşıyorum
Yüzümde

Değişemedim
Bir Perşembe bu sebeple


KANLA ÇİZİKTİRİLMİŞ PUSU

Mekanın pekte anlamı yoktu. Her yer bizim mekanımız olabilir.

Zaman bir “an” için çok şey ifade etmiyor. Akıp giden bir zamandan bahsetmiyoruz. Bizim olayımız bir “an”da olup bitiyor.

Kişilerin kim olduğu pek belli değil; zira daha bir olayda yok. Bir olayımız olursa kişilerde olaya göre inkişaf edecektir.

Yalnız bir tanesi az buçuk belli gibi.
Ortada yoksa sadece bir kişilik, bir olay mı var? Zannetmiyorum.

Hava kapalı.
Sokakta kimsecikler olmamasına özen gösteriyorum.
Asfaltın üzeri ıslak.
Az önce hafiften bir yağmur geçmiş.
Duvar dibinde bir kedi, kedinin yanında çöp tenekesi.

İçimde binlerce yıl ötesinden taşınmış bir sıkıntı var. Sıkıntıyı seviyorum. Beni dinç tutuyor. Kendimi ortalığa salı vermiyorum. Çokta gülmüyorum. Ciddiyim. Çünkü çok şey biliyorum dünyaya ait. Gülemiyorum. Gülmekte yalancı bir şeylerin ifadesi var. Maskeli baloda olmak için yaşamıyorum ben. Gülüyor gibi mi geliyor oradan yoksa.

Saate bakıyorum.
Baktığım şeyi görmek gibi bir niyetim yok. Her şeyi görmeye de tahammül edemiyorum. Bakıyorum ve görmemenin hazzını yaşıyorum.

Hiç sevgilim olmadı/ sevginin olmadığı yerde sevgi ile eşleştirilmiş kelimenin olması, anlamsızlığın anlamsızlığı olurdu.

Kadınlar bu dünyanın en tehlikeli teröristleridir. Bombayı göz yaşlarında taşırlar. Karşı koyamazsınız. Cesediniz yakışıklı bir ihtiyar olur. Tabutunuz pırıl pırıl.

Tanrı, başıboş koyunlar gibi yaratıp bırakmamış bizi dünya tarlasına. Fazla semirip şişmeye başlayınca çobanlar göndermiş. Peygamber mesleği…

Sokakta.
Bir cinayet işlendi. Bir adamın ruhu katledildi. Kalbi yıkandı.
Pusu kurmuşlardı hayatının her köşesine adamın.
Bu adam kimdi?
Asfalta kanla çiziktirilmiş bir not bıraktı:

“Benim siz olmadığımı kimse bilmiyor.”

Cuma

Yürek çekmecem tozlandı
Mektuplar dağıldı ruhuma
Karamsarlık sardı karanlığımı

Heyelan sonrası ellerim
Çıktı topraktan yed-i beyza

Kızıldeniz’de bir Musa
Kızıldeniz’de bir firavun
Biri karşı kıyıda secdede
Secdede biri Kızıldeniz’in içinde
Biri cennette
Biri cehennemde

Ellerim çekmecede tozlu
Aramakta hüzün atlasını
Bulursa seninle kendine yurt
Oraya atacak mektuplarını
Yada kalacak tozlu raflarda
Bulamazsa adını adının yanında

Heyelan sonrası ellerim
Çıktı topraktan yed-i karanlık

Cuma
Musa gitti
Kaldık mı bir başımıza

7 Gün Sonra…

Yedi kez güneş doğup battı, yedi kez başka bir dünyaya uyandı insanlık. Yedi koca gün, ömür atlasında kısacık bir dilim. Belki dönüp bakılmayacak bir zaman paçası. Ama yaşıyoruz onun her anını ve biz yaşadığımız için değerli onun her bir parçası. Geçip gidiyor olsa da.

Geçicilik karşısında kalıcı bir şeyler yapmanın çabasını taşıyoruz. Hayır, ben kalıcı olmaktan çok hayatımın boşlukları doldurmak için uğraşıyorum. Hayat aynasında benim başka bir amacım yok. Yoksa kalıcılık kadar saçma bir şey için uğraşmaya değer mi, neyi kaldı yüz yıl önce yaşayanların. Bizim yüzyıl sonrasına neyimiz kalacak.

Yazmak isteği kadar güçlü tek bir isteğimde okumak üzerine. Bir sayfa dahi okumadan geçirdiğim bir gün hayat aynamda derin bir boşluk bırakıyor. Okumayı seviyorum, okudukça huzursuzluğum artıyor olsa da okumak hayatımın yemek içmek gibi bir parçası.

Kitap okurken seçici olunmalıdır, diyemeyeceğim. Seçici olabilmek için oldukça çok kitap okumak gerekiyor. Ondan sonra artık okuyacağınız kitaplar konusunda seçici olmaya başlıyorsunuz. Başkalarının okuduklarından elbette faydalanılabilir, ama asıl olan, kendi seçiciliğinizi ortaya koymanız. Bu sürecin sonrasın da bir zamanlar okumuş olduğunuz kitaplara geri dönmeye başlarsınız. İyi kitaplardır onlar çünkü. Belki sadece sizin için iyi kitaplar. İz bırakmışlardır sizin üzerinizde.

Yazmak işte sıkıntı burada başlıyor. Her yerde okuyabiliyorum ama her yerde yazamıyorum. Yazabilmek için odamın içerisine kapanıp saatlerce dışarı ile bağlantımın kesilmesi gerekiyor. Genelde sabah saatlerinde yazdığım yazıları içime sindirebiliyorum. Geceleri düşen kelimelerin bir tarafının hep eksik kaldığını hissediyorum. Oysa geceleyin yazıyorum birçok yazıyı. Gecenin siyah kelimeleri dolaşıyor yazılarımda.

Kalemi tam yedi gün sonra elime alabildim. Yedi günün diyeti olsun diye ilk bu yazıyı yazdım, sessizliğin tam orta yerinde.

Sıkılıyorum

Bu kadar sıkıldığımın farkında değildim; hayatın ücra bir köşesinde.

Asude bir bahar ülkesinde yaşamadığımın farkındaydım. Ondandır, belki de kendime saklı bir ülke kuruşum.

Sensiz kaldığım zamanlarda yalnızlık aynalarında yüzünü aramam, bir bakıma ondandır.

Hayatın solgun yapraklar gibi ardıma düşmüş sayfalarında, adından başka ne kaldı beni avutacak. Yılgın bir rüzgar savurdu bizi uzak iklimlere. Uzaktık, yakınlığımız kadar.

Sıkıldım, bir gece ansızın sensizlikten. Yıldızlara seslenmedim. Geceye de. Gölgede kalmış bir hayalin ardından usulca adını seslendim. Sustum.

Bir kelebek kanadındaki renkler kadar hayata bağlı konuşmalar arasında sıkıldım işte.

Muhalif bir sıkılganım ben, senin yokluğunda.


Hiç

Gökkuşağının da meğer
Varmış gizli bir rengi,
Siyah.

Sağanak halinde yağan
Hüzün,
Geçti.

İzi kaldı,
Derin.

Resmin uymuyor artık,
Hiçbir çerçeveye.

Kalmasın benden geriye
İsmim.

Şimdi mutlu bir haberdir,
Gidişim.

Yalancı bir bahardı silindi,
Her şey!

Kaldı:
Hiç!

Nerde o eski bayramlar! Nerde o eski ben!

Nerde o eski bayramlar!
Nerde o eski ben!

Ben öyle eskiye rağbet edip bit pazarından dışarıya çıkmayanlardan değilim.

Ben, beni arıyorum yağmurlu bir bayram sabahında aynalarda. Aynalara bakmak korkutuyor karanlık ruhumu, aynalar ne kadar sırlı olsalar da yüzüne bakanların yüzüne haykırabiliyorlar tüm sırları.

“Sen, sen olmaktan çıkalı çok bayram geçti dünya üzerinden.”

Bir insan, ne zaman kendi olmaktan çıkar ve ne zaman kendisidir, bilemedim ayna bana ne anlatmak istedi.

Lakin sır mıdır bilmem. Ben, büyüdüm ve bayramlarda büyüdü. Ben büyüdükçe kirlendi dünya, çirkinleşti düşüncelerim; düşüncesi kirlendikçe benim gibi büyük adamların bayramları -o çocuk- değerlerinden yoksun kalıverdi. Çünkü biz hep çocuktuk güzel bayramlar yaşadığımızda.

İçimizdeki çocuklar öldüler, çocukça güzellikler taşıyan samimiyetimiz öldü kapı önlerinde. Öldürdük, güzellik adına ne varsa yüreğimizde. Yerine yapay gülücükler kondurduk. Büyük beklentiler ektik zihinlerimize. Bilemedik bir gün bırakıp gideceğimizi dünyayı. Dünyalık doldurduk ruhumuza, ruhumuzun ruhsuz kaldığını bir bayram sabahında anladık ansızın.

Ve suçu bayrama attık.

Neden eskisi gibi gelmiyorsun, diye çıkıştık. Bayram efendiliğini bozmadı bize bakarak, okşadı çocukların başlarını. Biliyordu bu çocuklarda büyüyecekti. Ve onların çocukları olacaktı başları okşanacak. Yoksa her bayram bu sokaklara gelmenin bir anlamı kalmayacaktı.

Bir sabah uyanacak insanlar bayram coşkusuyla, kavuşma neşesiyle yaratıcına. Bayram olacak bir kıyamet sabahı tüm yüklerimizi dünyada bırakıp gittiğimizde.

Var mısın? Yokum!

Hayatta bazı zamanlar oluyor ki bir karara varmak kolay olmuyor. Kararsızlık uzadıkça gerginlikte artıyor. Ben nedense bu zamanlarda üst düzey bir gerginlik yaşıyorum. Hemen bir karara varıp, yeni durumun şekline göre eyleme geçmem gerekiyor.

Son bir haftamda aynı şekilde bir gerginlik içinde geçti. Alacağım kararın iyi mi yoksa kötü mü olacağını bilemedim. Düşünüp taşındım, akil adamlarla konuştum. Ama son karar yine bana kalıyordu.

Yaşadığım sıkıntı benim kadar ailemi de etkiliyordu. Sağ olsun onlarda bana yardımcı olmak için ellerinden geleni yaptılar. Allah onlardan razı olsun.

Sıkıntının sebebi, sahip olmak için bir yıla yakın bir zamandır taksit ödediğim evden kaynaklanıyordu. Toplamda 2,5 yılda tüm borcu kapatacaktım. Sözleşmemizde bunu gerektiriyordu. Ayda bin lira taksit ödeyecektim. Tek maaşlı biri olarak oldukça yüksek bir meblağ, ama o kadarını ödeyebileceğimi düşünüyordum. Bunu da hiç aksatmadım. Tek sıkıntım peşinattan kaynaklanıyordu. Bir arsa almıştım ve arsayı satamadım. Evin müteahhidi de –arkadaşım- tanıdığım olduğu için bu durumu ta baştan konuştuk. O da olur verdi. Arsayı satsam da satmasam da 2011 ocağında hesabı kapatacaktık. Arsayı ne zaman satarsam parasını peşinat olarak verecektim. Bir yıllık zaman zarfında arsayı satamadım. Lakin bir söz verdim diyerek borç harç temmuz ayında 5 bin lira daha yatırdım hesabına. Böylece normal ödemem gereken rakamdan 5 bin lira açığım kalmıştı. Bunun üzerinden iki ay geçtikten sonra arkadaşım bana telefon açtı ve evi bir aya kadar bitireceklerini söyledi. Buna sevindim. Teslim tarihinden yedi ay kadar önce bitireceklerini söylüyordu. Ancak benden evin tapusunu almamı ve geri kalan tüm parayı hemen ödememi söyledi. Bende bunu yapamayacağımı, söyledim. Ben aramızda bir sözün olduğunu, 2011 kadar taksitlerimi düzenli ödeyeceğimi evi de o zaman teslim alıp borcumu kapatacağımı, söyledim. Müteahhidin cevabı bu -2009-ocağa kadar paramı öde ya da paranı al çekil oldu, ve telefonu yüzüme kapattı.

Ben, tabi memleketten kilometrelerce uzak olunca durumu konuşması için babama haber verdim. Durum bu dedim. Babamla konuşmaları da pek iyi geçmemiş. Evin toplam fiyatından düşerek yine parasını hemen istemiş. Birde sözleşmedeki peşinatı göstererek, bu bile sözleşmeyi bozmaya yeter diye, aba altından sopa göstermiş.

Doğru ama haklı değil! Allah biliyor. Daha sözleşmeyi yazarken bu konu gündeme geldiğinde bunun bir sorun teşkil etmeyeceğini dile getirdi. Ama gün olmuş devran dönmüştü. O gün için önemli olmayan bir ayrıntı sebebiyle bugün bizi sıkıntıya sokmuştu. Belki kredi çekip parasını ödeyebilirdim. Ama bir şeyler kopup gitmişti işte. Tarifsiz bir rahatsızlık yaratmıştı bende gelinen bu nokta.

Sonuçta, dünyanın en mükemmel binası dahi olsa eve karşı olan tüm sıcaklığımı kaybettim. Ve son kararımı söyledim. Ben, o evi istemiyorum. O da zaten ödediğimiz parayı geri ödeyeceğini söylemişti. Biraderime parayı yıl sonuna kadar ödeyeceğini taahhüt etmiş. Sanırım çek verecekmiş. Sözüne sadakat gösterir diye umut ediyorum.

Allah iyilerle karşılaştırsın. Benim açımdan o sözleşmenin beş kuruşluk değeri yok. Biz bir konuşma yaptık ve onun üzerine bu işe niyet etmiştik. Ve ben söylediğim sözün arkasında sonuna kadar durdum. Ama olmadı. Bunun bana bir zararı olur mu? Asla!

Üç günlük dünya, ahirete taşıyacak yükler nasip etsin Rabbim!