Ben Sultan Süleyman Han




Sultan Süleyman Han, Zigetvar Kalesi önüne Sokullu Mehmet Paşa’nın ısrarı üzerine hasta yatağından kalkarak gelir. Yol yorgunluğuna dayanamaz ve tekrar yatağa düşer. Yatağında Sokullu Mehmet Paşa’ya hayatını, zaferlerini, iç hesaplaşmalarını, sevinçlerini ve kederlerini anlatmaya başlar. Hayatının önemli safhalarını oluşturan; Belgrat’ı ve Rodos’u fethini, Macaristan Krallığı’nı iki saatte tarih sahnesinden sildiği Mohaç Savaşı’nı, Viyana önlerinden kederle dönüşünü ve ardından karşısına artık düşmanın çıkamadığı seferlerini anlatır.

O artık Cihan Padişahı’dır; çağının gördüğü en büyük savaşçı ve siyaset adamıdır. Savaş meydanında olduğu gibi siyaset satrancında da tüm rakiplerini mat eder. Kendisine ikbal verdiklerini, devletin bekası için gözden çıkarmaktan hiç çekinmez. Pargalı İbrahim Paşa’yı, kardeşi kadar sever ama kendi gözleri önünde boğdurur. “İktidar bir ateştir, tutanı da ışığında duranı da yakar!” der Sultan. Dünyaya nizam verirken, Anadolu’daki isyanların ateşiyle yüreğinin nasıl yandığını anlatır Sokullu Mehmet Paşa’ya.

Ve yüreğindeki en derin yaraya bir türlü temas edemez, sadece adını sayıklar, “Mustafa” der. Mustafa’ya reva gördükleri Sultan’ın derununda öyle bir yara açmıştır ki ancak “ah!” ile ifade bulur. Kendi hayatını anlatırken Sokullu Mehmet Paşa’ya nedense yaralarına hiç değinmez. Yalnız bir “ah” eder Yüce Sultan!

Ah, Sultan’ın diline gelmez ama yazarın dilindedir. Girer Sultan’ın kendisini anlatmasının arasına ve Mustafa’yı anlatır. Tarihin unutamadığı özel bir şehzadedir o, yazar onu her haliyle kitabına taşır. Çocukluğunu, gençliğini, yiğitliğini, halkın ve askerin ona olan hayranlığını ve sevgisini anlatır. Bir Cihan Padişahı’nın Şehzadesi arasında dolaşan fesadı gün yüzüne çıkarır. Bulanık suyu aralar. Lâkin her şey için çok geçtir, Mustafa babasının gözleri önünde son nefesini vermiştir.

Şehzadesi Mustafa’nın gözleri önünde katlini seyreden Sultan’ın alnında bu kara bir leke olarak kalmıştır. Yazar da bu lekeyi Sultan’ın en muhteşem yıllarının arasına koyup anlatarak, ona bu acıyı unutturmamak niyetini taşımıştır.

Hürrem Sultan’ı, Pargalı İbrahim Paşa’yı, Şehzade Mustafa’yı ve daha nicelerini, bu romanın sayfaları içerisinde bulacaksınız.



      İzzet KOÇAK, Ben Sultan Süleyman Han, Çağrı Yayınları, 352 sayfa, 2012 İstanbul.

Yalnızlık Kahvesi


Kurmaca Günlükler - III



Bir müddet öylece yürüdüm sokak sokak. Ayaklarım beni hep aynı sokaklara götürüyor. Az kullanılan o dar ve arka sokaklara. Derin bir hüzünle adımlıyorum sokakları. Kadim bir hüznün hüküm sürdüğü topraklardan geliyor çünkü gönlüm.

Söyleyecek söz bulamıyorum ne kendime ne kendimle ilgili başkalarına. Susuyorum uzun uzun uzun. Sustukça büyüyor içimdeki evren. Ve tüm yıldızları evrenimin birer birer karanlığa karışıyor usulca. Yalancı bir gülümseyişle bozmamak için uyumu arka sokakların kuytu karanlığında adımlıyorum adımı.

Adımın tüm yansımalarını çok zaman önce yitirdim. Aynalarla olan hasbihalimi de keseli bir o kadar oldu. Bazen dere kenarında su içerken görüyorum yüzümden geri kalanları hüzünle.

Hüznümü anlatacak yeterince kelime biriktirdim. Kargalar ve akreplerle dostluğumu pekiştirdim. Ve kendimi içmeye verdim. Her gün aynı yerde ve aynı saatte. Artık kahveci duvarda asılı duran kurmalı saati benimle ayarlıyor.

Kahveci ile eskiden az muhabbet ederdik şimdilerde hiç ediyoruz. Birbirimizi anlıyoruz. Bir orta kahve getiriyor bırakıyor masaya. Giderken ben de hüznümden biraz bırakıyorum.

Benim dışımda bir müdavimi yok gibi kahvehanenin, kim mezarlığa bakan bir kahvehaneye müdavim olmak ister ki! Bu dünyanın tüm renklerini gönlünde soldurmuş birinden başka.


Düş Günler


Kurmaca Günlükler - I




Yağmur yağmasını bekledim dışarı çıkmak için uzunca bir süre. Sonra yağmurun yağmasını bahane ederek evden dışarı çıkmadım. Evde kalmamı sağlayacak her bahane benim için kutsaldır.

Pencereden dışarıyı seyretmeye koyuldum. Yağmurda ıslanmadığın sürece yağmurun yağması iyidir, yazdım cama.

Televizyondaki ölüm haberlerini izledim, sahte bir sesle ah vah ettikten sonra mırıldandım; ölmediğin sürece tüm ölümler teferruattır.

Ne çok ölüyor bu yaşayanlar. Bir kez ölmeyi başardın mı geri dönüp bakmayacaksın hayata!

Ölürsem kimse benden bir daha ölmemi beklemesin. Yaşatmak için uğraşmasın kimse beni.  

Mesela ben her gün birkaç kere ölüyorum düşlerimde. Şimdi öldün, diyorum. Duruyorum öylece öldüğüm an’da bir süre; sonra yaşıyor olmanın verdiği bin hüzünle devam ediyorum bir müddet daha. Sonra yine, şimdi öldün! diyorum.  

Ölmüş olmamın ortaya çıkartacağı ya da çıkartamayacağı hengâmeyi düşlüyorum. Çoğu çok komik gelmekle birlikte düşlerimin, hakikati de hissediyorum; bir süre sonra hem de çok uzun olmayan bir süre sonra, ölümümün, yaşamam kadar hızlıca önemsizleşeceğini görüyorum düşlerimde.

Sıradan olmanın zorluklarını biliyorum. Bildiğim için tüm bu düş/günlüğüm zaten.

Kurmaca bir hayatın hakiki bir günlüğü olamayacağına göre, en mantıklısı hakiki olduğunu sandığım bir hayatın kurmaca bir günlüğünü yazmak.

Bu, kurmaca günlüklerin ilki ve sonuncusu; çünkü son başlangıcın içerisindedir.


2013 Yılında Okuduğum En Güzel 7 Kitap


Puslu Bir Düş - Murat Koçak

Nar Ağacı - Nazan Bekiroğlu

Amok Koşucusu - Stefan Zwing

New York Üçlemesi - Paul Auster

Kelebek - Henri Charriere

Ruhi Mücerret - Murat Menteş

Arkası Karanlık Ağaçlar - Nihat Genç



Kendi Sesini Aramak




Kısa sayılacak uzun bir süredir yazma eyleminden uzak duruyordum. Bu uzak duruşun öyle afili bir açıklaması da yok ne yazık ki.

Başladığım bir çalışma öylece orta yerde duruyor. O öylece boynu bükük beklediği için başka bir çalışmaya, küçük bir köşe yazısına yüz vermek, ona ihanet ediyormuşum hissine kapılmama neden oluyor. Bu hissiyat ile de yazdığım her satır bir başkasının sessiyle yankılanıyor zihnimde.

Kendi sesimi bulamamak her geçen gün beni hayatımın en önemli eyleminden uzak kalmama neden oluyor.

Yazmak hayatımın anlamı; çünkü yazmadığım her gün büyük bir yoksunluk hissediyorum. Dünya bir çöl oluyor, ben de çöldeki dipsiz kuyu.

Yazmak, ne kadar acı verir bir bilseniz müptelasına. Bir bilseniz yazmaya müptela olduktan sonra ondan uzak durmaya çalışmanın verdiği ıstırabı. Bu kadar ıstırabı çekmeme sebep ne? Bir ses!

Kendi sesimi arıyorum yazdıklarımda, ve bulamıyorum. Yazıyorum ve yok ediyorum.

Yok ediyorum. 

Okuma Listesi 2014


KİTAP AYRACI / SİMERANYA

  • Deniz Feneri - Virginia Woolf - Kırmızı Kedi (2014)
  • Aforizmalar - Goethe - Mayakitap (2014)
  • Yaratıcı Yazarlık Kursu - Hakan İşçen - Everest (2014)
  • İnci - John Steinbeck - Remzi (2014)
  • Bilinmeyen Değer - Hermann Broch - İthaki (2014)
  • İnci Gibi Dişler - Zadia Smith - Everest (2014)
  • İsmail - Reha Çamuroğlu - Everest  (2014)
  • Mimoza Sürgünü - Nazan Bekiroğlu - Timaş (2014)
  • Vahşetin Çağrısı - Jack London - Şule (2014)
  • Türkçe Dilbilgisi - Feyza Hepçilingirler - Everest  (2014)
  • Tembellik Hakkı - Paul Lafargue - Kırmızı Kedi  (2014)
  • Moğol Kurdu - Homeric - DK  (2014)
  • Yazma Sanatı - Stephen King - Altın  (2014)
  • Şairin Romanı  - Murathan Mungan - Metis  (2014)
  • Kadından Kentler - Murathan Mungan - Metis  (2014)
  • Lal Masallar - Murathan Mungan - Metis  (2014)
  • Milena'ya Mektuplar - Kafka - Panama  (2014)
  • Satranç - Stefan Zwing - Panama  (2014)
  • Ateşle Oynayan Kız - Sting Larsson - Pegasus  (2014)
  • Karanlığa Okunan Ezanlar - Nihat Genç - Cadde  (2014)
  • Hiç - Markus Suzak - Martı  (2014)
  • Ejderha Dövmeli Kız - Sting Larsson - Pegasus  (2014)
  • Amerika - F. Kafka - İthaki - (2014)
  • Doğudan Uzakta - Amin Maallouf - YKY  (2014)
  • Atala/Rene -  François Chateaubrıand - Ark  (2014)
  • Hacı Murat - Tolstoy - Akvaryum  (2014)
  • Şeytanın Kurbanları - Somerset Maugham - Kastaş  (2014)
  • Hurin'in Çocukları - Tolkien - İthaki  (2014)
  • Prag Mezarlığı - Umberto Eco - Doğan Kitap  (2014)
  • Kabil -  Jose Saramago - Kırmızı Kedi  (2014)
  • Renkli Peçe - Somerset Maugham - Kastaş  (2014)
  • Roman Sanatı - Milan Kundera - Can  (2014)
  • İstanbul Kriterleri - İbrahim Paşalı - Profil  (2014)
  • Yengeç Dönencesi - Henry Miller - Siren  (2014)
  • Roverandum - Tolkien - İthaki  (2014)
  • Cesur Yeni Dünya - Aldous Huxley - İthaki  (2014)
  • Galiz Kahraman - İhsan Oktay Anar - İletişim  (2014)
  • Beyhude Zamanlar - Mahmut Özkızıl - İzdiham  (2014)
  • Görmek - Jose Saramago  - Can  (2014)
  • Nerrantsula (Sokak Kızı) - Panait Istratı -  CK¹  (2014)
  • Efendi ve Uşak - Tolstoy -  CK¹  (2014)
  • Aurelia/Rüya ve Yaşam - Gerard De Nerval -  CK¹  (2014)
  • Yirmi Altı Adam ve Bir Kız - Maksim Gorki -  CK¹  (2014)
  • Pasifik Öyküleri - Somerset Maugham -  CK¹  (2014)
  • Doğudaki Hayalet  - Pierre Loti - CK¹  (2014)
  • Yanlışlıklar Güldürüsü - Shakespeare - CK¹  (2014)
  • Illuminations / Cehennemde Bir Mevsim - Arthur Rimbauld - CK¹  (2014)
  • Maria Magdalena - Friedrich Hebbel - CK¹   (2014)
  • Paris Sıkıntısı - Charles Boudelaire - [¹]Cumhuriyet Kitap  (2014)
  • Gün Doğmadan - Sezai Karakoç - Diriliş  (2014)
  • Yalnız Adımın Hayalleri - J. J. Rousseau - Arkhe  (2014)
  • Bir Sevgili Gibi Yaşamak - Leyla İpekçi - Timaş (2014)
  • Semaver - Sait Faik Abasıyanık - YKY  (2014)
  • İnsana Ne Kadar Toprak Lazım? - Tolstoy - Nar  (2014)
  • Kaşkarlı Mahmut'un Rüyası - Murat Koçak - Çağrı  (2014)

Kar Kokusu


Bu yazıyı sadece sana ithaf ediyorum.




Karda ayak izlerini gördüm. Çıplakmış ayakların. Cesur ve mutmain izler bırakmışsın ardında.

Kar kokusu doluyor odanın içine. Pencereden iliklerime kadar işleyen bir soğukla birlikte. 

Sobanın üzerindeki su kaynamaya başladı. Beraber çay içecektik. Sobanın karşısında birbirimizin gözlerine bakacak, çaylarımızdan yudumlayacaktık.

Sen eskilerin masallarından anlatacak, isimleri saklayacaktın kendine. Ben isimleri söyleyecek, kıssaları saklayacaktım yüreğimde.

Kar kokusu başımızı döndürürdü. Saatlerce yürürdük kelimeleri yürüyüşümüze ortak etmeden.

Üşürdük sonra…

Kardan adam yapan çocuklara yardım ederdik.

Kardan adamın ömrünü bir yaramaz çocuk bitirir güneş çıkmadan. Bir adressiz saçma, kör eder sebepsiz serçeyi.

At kılından yapılmış tuzakları bozardık, çaktırmadan. Açlık, ölüm ve kölelik getirir tüm dünyaya. Bundandır dünyanın yarısından fazlasının açlık sınırının altında yaşaması. Köleler aç bırakılır, açlıkları köle olduklarını haykırır yüzlerine. Bir dilim ekmek köle eder özgür bedenleri. Özgürlük, ölüm getirir dimdik ayaklar üzerinde.

Ve tok efendiler merhamet elini uzatır, siyah bir kölenin üzerine.
Siyah bir ten ve beyaz el.
Dünyanın en çok gördüğü sahte merhametin resmi.

Benim tenim beyaz, seninki kumral; ama efendilerin tenleri yanında tüm renkler siyah.

Siyahı sevmen bu yüzdendi belki de. Siyaha karşı delice bir bağlılık taşıman. Ama geceyi sevmezdin. Kurt ulumaları yankılandıkça tir tir titrerdin. Beni de titretirdin. “Akif”i hatırlardık, rahmetle anardık.

O resmi gördüğün gece “Ölüyorum.” dedin. “Yaşamak ne acı veriyor.” diye ekledin. Ağlayarak girdin battaniyenin altına. Hıçkırıkların sardı soğuk odanın içini. Saatlerce sürdü hıçkırıkların.

“Suçu neydi o annenin,” diye bağırdın. Bir anne evladının gözlerine, ölümle boyanmış gözlerine, nasıl bakar, diye hıçkırdın. Bu acı bir anneye nasıl yaşatılır.

Sabah uyandığımda yoktun. Hesap sormaya gitmiştin tüm insanlıktan.

Karda ayak izlerini gördüm. Çıplakmış ayakların. Cesur ve mutmain izler bırakmışsın ardında.

Pencereden kar kokusu doluyor odaya. Ve sen gideli yıllar oldu.



İzzet Koçak - 1998

Öğretmenlik!





Dünyanın en çenesi düşük mesleğidir, öğretmenlik.

Ve kendisi mevzubahis olgunda, başka meslek erbabının en çok çenesini düşüren meslek de yine öğretmenliktir.

Öğretmenlik, toplumun büyük bölümünü doğrudan, geri kalanını ise dolaylı yoldan ilgilendiren bir meslek olduğu için, herkesin onun hakkında söyleyecek bir çift lafı mutlaka vardır.

Ülkemizde öğretmenlik sevilmez. Öğretmenliğin icracıları öğretmenler de yaptığı işi sevmez. Lakin başkalarının mesleklerine söz söylemesine içerler. Birden idealistleşir ve kutsal bir mesleğin mensubu olduğunu, söylemeye başlar.

Aslında başkalarının söylediği sözler, kendi söyledikleri sözün dönüp dolaşıp kendi yüzlerine vurulmasından ibarettir.

***

Toplum öğretmenliği sevmez; çünkü onu resmi ideolojinin enjektörü olarak görmüştür yıllarca ve devlet, bu mesleği toplumu dizayn etmek için acımasızca kullanmıştır.

Öğretmen, toplumun temel değerlerine karşı, vücuda akıtılan yeni ideolojinin şırıngası görevini üstlenmiş, müfredat ile üstlenmek zorunda bırakılmıştır. (Üslenmeyi düşünmeyenler de meslek dışına itilmiştir.)

Kendi geleneğine karşı bir şekilde yetiştirilmiş ve yetiştirdiklerini bu gelenekten uzaklaştıran öğretmen; toplum tarafından sevilmemiş, benimsenmemiştir.

Cumhuriyet ideolojisinin taşıyıcısı olan öğretmen, devletin topluma en yakın ve en ulaşılabilir yüzü olmuştur. Ama bu yüz hiç de sevecen değildir.

Toplum öğretmeni birçok haklı sebepten ötürü sevmemiştir, ama yine haklı onlarca sebepten dolayı öğretmenden çekinmiştir, korkmuştur.

Devlet öğretmenliği kutsamış ve tabulaştırmış; halk, devletin zorladığı onca "ideolojik" zorunluluk gibi bunu da kabul etmiştir. Kutsal bir meslektir öğretmenlik, ama çobanlık, ayakkabıcılık, çiftçilik, kaporta tamirciliği, kamyon şoförlüğü, çöpçülük ve daha nice meslek öğretmenlerin kendi ağızlarından çıkan ifadelerle aşağılanmış, hor görülmüştür. (Dikkat edin! Tüm kutsal meslekler, memurluklardır.)

(Ve gün gelmiş; yıllarca aşağıladıkları o meslekleri yapanlar, öğretmenliği de aynı aşağılamaya tabi tutmuşlardır.)

Ne zamanki “devlet iktidarı”, öğretmeni enjektör olarak kullanmaktan vazgeçti. İşte film orada koptu. Öğretmenlik, sırtını dayadığı ideolojiden ve o ideolojiyi din gibi kutsayan devletten mahrum kaldı.

Devlet artık “ideoloji havarileri” istemiyordu. Öğretmenler, boşluğa düştüler. İdeolojik argümanlarla doldurulmuş balonun havası alınınca ortada bir şey kalmadı.

Devlet, öğretmeni asli vazifesini yapmaya yöneltti ve öğretmenliğe sağladığı ideolojik kalkanı kaldırdı; bunun için de yaptığı reformlar, onlarca yıl sırtını devlete dayamış mesleği, toplum karşısında savunmasız bıraktı.

Savunmasız kalan meslek, kendini savunma refleksleriyle verdiği her tepkide daha da zor duruma düştü. Kendisini yüceltmek istedikçe daha da battı. Zira önceki yüceliği kendi özünden kaynaklanmıyordu.

Üstelik yukarda da söylediğim gibi, devlet ideolojik olarak, halkını küçümseyen dilini en çok öğretmenlik üzerinden ifade etti. Toplumu, giyiminden kuşamına, dilinden şivesine, gelenek ve göreneklerine kadar okul ve öğretmenlik üzerinden eleştirdi.

Devlet ideolojisi vatandaşına tek bir tip çizdi. Ve o tip, bu toplumun genlerine uymadı. Okulda verilen ile yaşanılan hayat arasındaki farklılık, travmalara sebep oldu.

***

Bu gün, öğretmenlik kendisini diğer meslekler içerisinde yeniden konumlandırma çabası içerisindedir. Tuhaf bir şekilde yaptığı işe sevmeyen ama yapmak zorunluluğu taşıyan bir kitleyle çalışmaktadır. Okul içerisindeki otoritenin sarsılması sebebiyle, öğretmenler çaresizleşti. En büyük dayanağı olan devlet iktidarı; öğretmeni, veli ve öğrenci karşısında yalnız bırakmakla kalmadı; bir de karşı tarafa geçti.

Mesleğin içine düştüğü durum, mesleğin icracısı öğretmenleri mızmızlaştırdı. Bu mızmızlık hali, bir noktadan sonra haklı haksız her durumda kendisini göstermeye başladı. Meslek adına bu da hep olumsuz bir geri dönüşe sebep oldu.

Bir başka açıdan bakıldığında da devlet öğretmenliğin genlerine işlemiş olan ideolojik otoriter eğitim anlayışını, öğretmenin elindeki tüm dayanakları alarak kırmaya çalıştı. Ancak bu noktada da öğretmenin asli işini yapmasını sağlayacak ortamı oluşturmasının imkânını da ortadan kaldırdı.

Son olarak, öğretmenlik bir meslek olarak asli işini en iyi şekilde yapmaya çalışan icracılar ile iyi bir noktaya gelecektir. İcracılar, emek ve gayretlerini akıttıkça, kısa vadede olmasa bile uzun vadede meslek, bulunmak istediği noktaya çıkabilir. Yoksa dış etkenlerle sağlanacak itibarın, bir kıymet-i harbiyesi olmayacaktır.


Ben Şehrin Kıyametiyim


(Anlatı)


Bir şehre girdim. Ayaklarım uzun yolların yorgunluğunu taşıyordu. Sözcüklerimin hepsini heybeme doldurup sustum. Kan kusup yoksunluğumu kimseye aşikâr etmedim. Sözlerimi seçip seçip attım kalbimin kuytu köşelerine.

Şimdi bir şehre giriyorum, bin şehri terk etmiş bir deli derviş olarak. Her şehirden tozlar taşıyorum üzerimde. Silkelendikçe çıkmayan, çırptıkça daha derine gömülen tozlar/izler.

 (Hiçbir hüzün karşılıksız değildir.)

Ve.
Her şehir bir mecburiyettir ilk girişte.
Girersiniz sokaklarında dolaşırsınız, onunla ilgili rüyalar görürsünüz, düşlere ortak olursunuz. Tozlarını yutarsınız. Kalbinizi kırar bir parçasını içine bırakırsınız. Sonra çıkıp gidersiniz.

Sonra.
Bir rüzgâr eser her şeyin üzerini çizen. Size bir parça anı bırakır, yalnız. Bir parça kalbinizin derinliklerine işlenmiş bir ânı.

Ve
Her şehir bir yankıdır geçmişten geleceğe.
Her şehir, diğer şehirlerden başka bir ruhun, başka bir karakterin kendisidir. Her şehir aslında bir insandır. Bir şehri anlamak, bir insanı anlamak kadar zordur.

Ve ben malayani derviş, binlerce şehir gördükten sonra, yeni bir şehre giriyorum. Günlerdir susuz, günlerdir açım. Düşler kadar büyük bir yolun kenarından geçip geliyorum. Şehrin kapılarının önünde durup beni yollara savuran düşü düşlüyorum. Yüzüm kalbimin, kalbim hüznümün emrinde.

Ardına düştüğüm düşün düşmanı olarak yeni bir şehre giriyorum; yıkmak için!

Beni hiçbir şehir reddetmek istemez, bende hiçbir şehri isteyerek yıkmam.

Şehre girerim, şehri çok severim. Şehrin beni sevmesini beklerim. Şehir beni sever, şehrin sevgisi önce beni zehirler; dönüşüm başlar. Zehir tüm vücuda yayıldığında ben şehrin hülyası olmaktan çıkar heyulası olmaya başlarım. Dervişin damarlarında dolaşan kan bir akrebin zehridir artık.

Birbirimizi, birbirimize o kadar ait hissetmeye başlarız ki şehir bilinmez bir yıkıma doğru gider. Yıkılır gözlerimin önünde saraylar, köşkler, çeşmeler; yıkılır şehrin umuda uzanmış minareleri.

Bir şehre girdiğim gibi çıkmam hiçbir zaman, ne şehir ne ben kalırım.

Şehri terk etme vakti geldiğinde, yıkılmış bir şehrin tozları kalır hain bir rüzgârın savurmasıyla omuzlarımda. Ve ben, şehrin surlarından usulca ayrılırım.

Her ayrılık bir yıkımdır. Lakin her yıkımdan sonra şehir yeniden kurulur. Eskinin külleri üzerine yeni bir şehir peyda olur.

Ama ben, malayani dervişin kırık kalbi hep kanar.

Usulca çıktığım şehirlerden sonra usulca başka şehirlerin sokaklarına dalarım. Ben, kapısından girdiğim her şehrin sevgi dolu kıyameti olurum.


Takım Elbiseli Derviş


[ TAKIM ELBİSELİ DERVİŞ ]*

Bedenimin içinde ruh diye bir akrebin dolaştığına dair yaygın bir kanaat oluşmuş ıssız sokaklarda. Sokaklar ki gün boyu yağmurdan başlarını gökyüzüne kaldıramayacak kadar yorgunlar. Bu yorgunlukları bir hayal dünyasında yaşatıyor onları. Yaşadıkları kadar gerçek, hayallerinin hepsi.

Bir söylentiye göre doğduğum günden beri burca tırmanan akrebin kaderini ruhumda taşıdığım söyleniyor. En son sokakların diline düştü bu söylenti. Oysa ben elleri ceplerinde dolaşan takım elbiseli bir dervişim. Akreplerle olan tüm hasbıhalim düşüncelerimin günde binlerce kez bir akrep dansına eşlik ediyor olması.

Ben, bir akrebin son zehrini kendine sakladığı düşüncelerin bekçisiyim. Düşüncelerimden daha tehlikeli değil hayat diye, içinde otuz yıldır döndüğüm dünya. Issız sokakların hissettikleri bir akrep sancısının yansımasından başka bir şey değil. Binlerce düşüncenin tutuşturduğu alevden bir halkanın içerisinde kalmış akrebin sancısı benimkisi.

Benim neler düşündüğüme dair tahminler yürütüyormuş aynalar. Onlar tahminlerini yürütsünler, ben yürüyorum yağmurun saçlarımı okşadığı bir sokakta. Gözlerim yağmur yüklü bulutlarda, derin bir sukutun damarlarımda dolaştığını hissediyorum. Sükutum, konuşmamdan daha tehlikelidir. Çünkü tüm suskunluklar zehrini kendi içine akıtan bir ruhun varlığını gösterir.

Sokağa açılan pencereler, yağmurun kirlerini yıkamaktan bıkmadığı sokaktan bir dervişin geçtiğini gördüler. İçindeki binlerce isyanı dilindeki duaya teslim etmiş dervişin son zikri: İsyan.

Evet isyan! Vicdanın yaşadığının tek emaresi.

Vicdan, yaşayan bir ruhun son kalesi. O kale düşünce ölür tüm akrepler. İsyanını kendi ruhunda yaşayan bir dervişin düşüncelerinden besleniyor tüm akrepler. Bir vicdanı olması isyana teşvik ediyor tüm yerleşik düzenlerin karşısında dervişi.

Bir gece yarısı kendisine yağmurun eşlik ettiği takım elbiseli derviş, ellerini cebine sokmuş, dilinde isyan türküleriyle ıssız sokaklardan geçip giderken görülmüş.

*[ izzet koçak ]

#anlatı