Bilinmeyen sularda ilerliyorduk. Kaptan kamarasından çıktı. Yanımıza geldi. Düşünceli bir hali vardı. "Çok tuhaf," dedi kaptan, "artık buraları biliyoruz. Bilinmeyen suları hiç bulamayacağız."
İçimde bir istek uyanıyor, kısa bir süre kuvvetle parlıyor, sonra sönüp gidiyordu. Hiçbir isteğim uzun soluklu olmuyordu. İçime yaptığım bir yolculuk sonrası her şey açıklığa kavuştu. İçimdeki derin umutsuzluk hepsini söndürüyordu.
Geçmişe yolculuğa yoğun talep var, dedi müdür bey. Geleceğe yolculuk istasyonlarının birçoğunu geçmişe yönlendirdik. İnsanları geleceğe yolculuğa teşvik etmek için yaptığımız indirimin de çok fazla etkisi olmadı. Sanırım insanlar gelecekten umudunu kesti.
Evden biraz uzaklaşmak için patikadan dereye doğru gidiyordum. Bu sırada Selim de dereden geliyordu. Ne hissettiğini anlıyorum, dedi yanıma gelince. İnsan aynı hissi, aynı şekilde bir daha hissedemezken, senin anladığın şey benim hissettiğim şey değil Selim, dedim.
Uzun bir yolculuğun sonunda (karanlıktan, aydınlıktan ve gölgelerden geçip) gelmiştim buraya. Bu yeri tanıdığımı hissediyordum ama neresiydi burası? Akşam ezanları okunurken minarelerde mahyalar yandı: "Hoş geldin ya şehri iz." Evet, gelmiştim. Kendime dönmüştüm işte.
"Reis, şu sarı gözlüklü çocuk var ya oruç tutmuyormuş. Çocuklara haber verdim, birazdan yıkacağız." dedi kapıdaki çocuk. Reis, içeriden seslendi: "Kambersiz düğün olmaz, şu sigaramı atıyım, geliyorum."
"Her eşyanın kendi doğası var," dedi ve sigarasından bir nefes çekti, külü usulca çay tabağına döktü. "İnsan ise bu doğayı bozmakla yükümlü gibidir." dedi çay tabağını işaret ederek.
Ölü bulununca otopsi için adli tıbba götürüldü. Ölüm sebebi bir türlü tespit edilemeyince ruh çağırıcılar devreye girdiler. Hocanın ruhu, gittiği yerden geri getirildi. Ruh da ölüm sebebini bilmiyordu. Masamda düşünüyordum, dedi, sonra aklıma bir fikir geldi ve...
Bu kadar rolün altından nasıl kalkabiliyordu, bilmiyorum. İyi bir eş oluyor, vakur bir baba sonra, hayırı bol bir evlat, vefasız bir dost, kötü bir akraba falan... Yetenekliydi. Kendini de rol gereği yalnız kalınca oynuyordu. Beceremediği de sanırım bu sonuncusuydu.
Soğuk bir yağmur yağıyordu. Şemsiyemi açıp yağmurun sesini dinleyerek gazete bayiine kadar gittim. Gazetelerin manşetlerini göz gezdirdim. Bir gazetesinin manşeti "Güneşli Günler"di. Gazeteyi aldım. Baktım bir spor gazetesi üzerinde üzerinde dört yıl öncesinin tarihi.