Birinci Bölüm
Dersten kaçıp kendisini bir caminin içerisine bıraktı. İçinde bulunduğu hayatın bir parçası olmaktan korktuğu zamanlarda bunu hep yapıyordu. Hayatı anlamaya ne kadar çalışsa da hayat anlamsızlaşmak için her şeyi yapıyordu. Bir bulut gibi dolmaya başlıyordu sonra yavaş yavaş, bir yağmur gibi boşalıyordu caminin kadınlar mahfilinde gözyaşları yanaklarına.
Vaiz içinde ayetler ve hadisler geçen cümlelerle konuşuyordu. Cemaat başları önlerinde anlatılanları dinliyor gibi görünüyordu. Ama duyulan şeyler üzerine mi yoruluyordu zihinler; yoksa kendisininki gibi başka dünyalarda mı dolanıyordu? Vaiz sesini ara ara yükseltiyor, cemaattekilerin başlarında bir dalgalanma oluyordu. Sessin yükseldiği tarafa doğru gözler yükseliyor sonra sükunetle önlerine eğiliyordu.
Caminin büyük pencerelerinden sızan ışık içeriyi aydınlatmıştı. Bazı yüzler daha bir aydınlanmış, bazıları alınlarındaki kara lekeleri dillerindeki tövbelerle ak etmenin derdindeydi. Bazılarının gözleri kubbede dolanırken fıldır fıldır, kimi kalbinin kubbelerinde bir sükunet arıyordu derinlere bakan gözleriyle.
Bir saatten fazla olmuştu caminin içine gireli. Başkalarının yüzlerinde bakarak kendi ruhuna sesleniyordu. Onların ruhlarına ulaşmaya çalışıyormuş gibi kendi ruhuyla hasbıhal etmenin yollarını arıyordu. Bazı yüzlerde kendi ruhuna açılan kapılar buluyordu. O yüzlerde bulduğu şeyin tam olarak ne olduğunu bilmiyordu. Bildiği burada bulunuşlarının yakın sebeplerden dolayı olmasındandı. Çile çekenler birbirlerinin çilesine de ortak olmakta zorlanmıyorlardı.
Hayatı anlamak ölümü anlamaktan geçiyordu. “Ölüm” dedi vaiz, gözleri herkes gibi gayri ihtiyari kalktı. Vaiz konuyu değiştirmiş ölümden bahsetmeye başlamıştı. Bir ölüm için, içinde cennetler geçen temennilerde bulunuyordu. Bir duada el açtırdı caminin her köşesini dolduran inananlara, her temenni bir aminle tasdik buldu. Caminin içinde bulunan herkes ölüm düşüncesinde bir olunca aminler daha bir canlı çıktı dudaklardan. Herkes iman etmişti bir gün öleceklerine; lakin o ölüm sanki kendilerinden başka birileri için yaratılmıştı. Biran kendilerine de geleceğini hissederek derin bir nefes aldılar. Vaiz namazdan sonra cenaze namazına davet etti müminleri.
Ezan okunmaya başladığında artık vaiz kürsüden aşağı yavaş yavaş iniyordu. İmam mihraptaki yerini alıyordu. Saflar sıklaştırılıyor, omuzlar kuvvette birbirine değiyordu. Cami bir öğle namazında hınca hınç dolmuştu.
Kadınlar mahfilinde bile boş yer kalmamıştı. Arkasında birkaç kadının gözyaşlarının aktığını görmüş. Bir anlam vermekte zorlanmıştı. Ta ki vaizin son sözlerini ölüme getirip duasına bizi de ortak ettiği mevtaya kadar. Kalplerinin ve dillerinin vaizin her sözünü tasdik ettikleri her hallerinden belliydi. Bunu anlamak için arkaya dönmeye gerek bile olmuyordu.
Namaza başladığında artık dünya diye bir yer yoktu.
İkinci Bölüm
Camiden çıktığında ayakları kendisini hemen caminin yanındaki mezarlığa sürükledi. Cenaze namazı için toplananların yanından sessizce geçip gitti. Adımlarının kendisinden azade yol alışlarına hayret makamında bakakaldı. Aklının ucundan geçirmediği şey acaba kalbinde mi var olmuştu. Beyni yerine kalbi mi emir vermişti ayaklarına. Beynin devreden çıktığı, kalbin hayata yol gösterici olduğu zamanlar var mıydı acaba?
Mezarlığın kapısından geçerken içindeki muamma havuzuna bir ince gül yaprağı kondu. Adımları yavaşladı. Mezar taşlarına bakarak biraz ilerledi. Sonra bir bebek mezarının başında durup dua etti. Ellerini semaya açıp, önden gidenler ve arda kalanlar için dua etti. Duasını bitirdiğinde yanağına konan damlaları annesinin işlediği mendile sildi. Annesi geldi aklına, biriciğiydi annesinin, dizlerine başını koyduğunda tüm dertleri biterdi. Ama şimdi aralarında mesafeler ve şehirler vardı.
Altı ay önce okumak için geldiği bu şehir ona sıcak bir kucak açmış olsa da annesinden uzakta tüm kucaklamalar bir ayrılıktı. Kelimelerin anne diye redif bulduğu bir yüreği vardı. Annesine duyduğu özlen harlandıkça işlemeli mendildeki gözyaşlarının sayısı artıyordu.
Sonra yine gözleri mezar taşlarına kaydı. İsimleri dahi kalmamış mezarlar kimindi. Bir gün kendiside bir mezarın içine girecek ve yıllar, ismini de silip götürecekti. Bir sahipsiz mezar olup gidecekti. Yaşamdan yana her şey ne kadar geçiciydi. En uzun ömürlüsünün yüzyıl yaşadığı bu dünya ne kadar çok sevdiriyordu kendisini böyle. Sıkıntılarının bir çoğunun geleceğe dair beklentiler yüzünden olduğunu düşünüp yüzü kızardı. Çünkü ölüm gelecekten önce gelebilirdi.
Mezarlığın ara yollarında yürüyüp gitti. Eski ve yeni mezarlar arasından geçti. Mezar başlarında dua eden insanlara baktı. Gözü yaşlı olanlara baktı. Gözyaşları yanaklarda küçük derecikler yapmıştı bir çoğunun. Dudaklar kımıl kımıl dualardaydı.
Bir an durakladı yeni kazılmış bir mezar duruyordu yanı başında. İçinden çıkarılan toprak yanı başına yığılmıştı. Kürekler mezarın etrafına bırakılmıştı. Birazdan bir cenaze buraya defnedilecekti anlaşılan. Biri yanından geçip mezarın etrafında bir tur attı. İçerisine eğilip baktı. Birazdan ebedi yatağına yatacak olan zatın bir yakını olmalıydı. Defin sırasında bir eksiklik olmaması için önceden gelip son bir kez daha kontrol ediyordu mezarı. Yüzünde bir sükunet vardı. Gözleri buğuluydu ama hiç ağlamamıştı daha. Bunu nasıl anladığını bilmiyordu. Sadece hissetmişti işte.
Adam mezardan biraz uzaklaşınca mezarın içini görebilecek kadar eğildi. Biran başının döndüğünü hissetti. Kendisi de böyle bir yere girecek ve üzeri toprakla kapatıldıktan sonra çekip gidecekti üzerine toprak atan sevdikleri. Ölüm nasıl bir şeydi ya Rabbi.
Mezarı bir anlık baş dönmesi ardından dikkatle inceledi. Bir metre kadar derinliği vardı. Sanırın defnedilecek cenaze iri yarı birine ait olmalıydı, mezar oldukça geniş kazılmıştı. Sola doğru bir girinti vardı, sağda bir seki. Mezarın yanındaki taşlar cenazenin üzerine kapatılacak, ve toprak misafirinin üzerini örtecekti.
Omuzlarında sal tahtası olan kalabalığın geldiğini görünce oradan yavaşça uzaklaştı.
Üçüncü Bölüm
On beş metre ötedeki bir banka oturup gelenleri seyretmeye başladı. Biraz önce mezarın başını kontrol eden adam. Şimdi omuzlardaki sandukanın başını tutmuştu, bir sel gibi geliyordu kalabalık ardından. Mezarın başına sanduka indirilirken kalabalıkta mezarın etrafını sarmaya başladı. Akış bir sonsuzluk çukurunda son buluyordu. Belki bir yalnızlık noktasında. Birazdan gelenler omuzlarındaki emaneti bırakıp, dualar edip evlerinin yolunu tutacaklardı.
Kalabalık artık mezarda olanları görmesini engelleyecek kadar kapatmıştı etrafını o da gözlerini kapatıp kalbiyle görmeyi denedi. Bir sükunet oldu her yerde, gözleri uzak bir ülkenin kapıların açmaya gelmiş süvarilerin yorgun ama gururlu yüzlerini gördü. Her yerden gelenler vardı. Bir karşılama töreni hazırlanıyordu. Uzak ülkenin kapısında melekler nöbet tutuyordu. Bembeyaz kefeniyle yeni yurduna gidecek olanı arafa hazırlıyordu kalp süvarileri.
Bu sahneleri izlemeye gözleri daha fazla dayanamadı. Açtı gözlerini hayat denen bu geçici aleme. İnsanlardaki telaşı gördü. Cenaze mezarın içerisine indirilmişti. Acele acele toprak atmaya başlamıştı gelenler. Herkes gömülenin üzerine bir avuç toprak atmak için çabalıyordu. Toprağı atanlar bir kenara çöküp bekliyorlardı son dakikaları. Herkesin başı önünde, bir burukluk var havada. Yakın akrabaların gözyaşlarını tutamadıkları bu toprak atma sırasında ayakta zor duranların koluna girmiş olanlar, onların bir kenarda teskin ediyorlar. Bir ölüm acısının teskini nasıl olur acep. Herhalde sende öleceksin bir gün nasıl olsa üzülme çok sevdiğin bu mevtaya sende bir zaman sonra kavuşursun mu, denilir.
Toprak atılıp mezar kapatıldıktan sonra kuran okunmaya başlandı. Bir süre sonrada dua edildi. Dua bitip tüm fatihalara bir amin eklenince. Dizleri üzerinde oturanlar yavaş yavaş doğrulmaya ve çıkış kapısına doğru yönelmeye başladı. Bu sırada cenazenin birinci dereceden yakınları olanlara taziyede bulunup gidiliyordu. Kimilerinin gözü kuru bir kuyu gibi bakarken kimilerinden kova kova sular çekilip boşaltılıyordu yanaklara.
Beş on dakika sonra kimsecikler kalmadı mezarın başında. Mezarın başındanki siyah takım elbiseli adam en yakın çamdan üç dal kırıp mezarın başına, ortasına ve ayak ucuna dikerek oda uzaklaştı oradan. Tam kimsecikler kalmadı derken yine mezarın başına o ilk gelen adam geldi. Eliyle toprağı okşadıktan sonra sanki mezarın içinde yatana bir şeyler söyledi. Yüzündeki samimiyet, son görevini ifa etmenin hüznüyle yıkanmış olmanın verdiği bir sükunetle kaplıydı. O da birkaç dakika mezar başında bekledikten sonra ardına bakmaya cesaret edemeden uzaklaştı oradan.
Oturduğu yerden kalkıp mezarın başına geldi. İçinde bu güne dair taşıdığı binlerce soruyla birlikte. Okuldaki sırasından apar topar toplanarak çıkmış. Kürsüdeki hoca anlamsızca ardından baka kalmıştı. Merdivenlerden bir anda inmiş, belediye otobüsü sanki onu bekliyordu çıkış kapısında. Binişiyle birlikte onu son durağa getirmişti. Son durak sultan selim camii. Sonra bir cenaze haberiyle kılınan öğle namazı, namaz sonrasında kendisini mezarlığın kalbinde buluşu. Bir boş mezarda kendini tahayyül edişi ve bir cenazenin defni. Şimdi defnedilmiş cenazenin mezarın başında bekliyordu.
Bir şeyler söylemek geçse de zihninden, kelimeler dilinden dökülmek konusunda pek niyetli değildi. Ellerini açıp bir fatiha ile mezarının başındaki isminden başka bir şey bilmediği mevtaya dua etti. Bir samimiyetin ölçüsü varsa o kadar samimiyetle.
Ölümden hiç korkmadığını anladığı bir günün adından geliyordu gece dünyanın tüm gündüzlerinin üzerine. Yarın yeni bir gün olacaktı kendisi için, her gecenin ardından yeni bir şafak yaşayacaktı son vakte kadar. Sonra ölüm gelecek ve ruhuyla bedeni vedalaşıp ayrılacaklardı birbirlerinden. Dünya denilen yerde, bir daha, bir şafak göremeyecekti bedeni ruhuyla beraber. Artık biliyordu ölümsüzlük için ölmek gerektiğini ve ölmek için acele etmeye gerek olmadığını o nasılsa tam vaktinde geliyordu.
Yemek yerken arkadaşlarından birkaçı masasına oturdu. Sorularına verecek doğru cevapları vardı; ama ölümü hep başkalarına gelecek bir şey olarak algılayan insanlara, ölümle yüzleştim bu gün, dese ne ifade ederdi ki. Birbirlerinin gözlerine bakan arkadaşlarının yüzlerine bir gülümseme yayılırdı büyük ihtimalle. Bunu deneyerek görebilecek ihtimali elbette vardı. Oysa, hayat o kadar hızlı ilerliyordu ki masanın konusu çoktan ondan uzaklaşıp dünyaya karışmıştı. Bundan hoşnut bir şekilde önündeki yemekleri yedi. Arkadaşları konuştu o dinledi.
Yemekten sonra annesini aradı. Bugün ne yaptım biliyor musun anne, dedi. Sonra annesine gün boyu yaptıklarını teker teker anlattı. Annesinin bazen şaşıran, bazen sıcacık ruhunu saran sesini dinledi uzaklardan. Bir an ondan ayrılabileceği geçti aklının bir köşesinden. Konuşmanın tam ortasında seni seviyorum anne, diye ünledi. Anne durup kaldı. Annenin kalbine sessizce ölüm çizgisi çekildi. Tüm konuşmalar boyunca başkasının ölümünü konuşan anne, ilk kez kendi ölümünü kızının diliyle hissediverdi. Saçındaki aklarına o an bir tanesi daha ekleniverdi. Ölüm her an yanı başındaydı; ama bu kadar derin bir hissedişi hiç yaşamamıştı anne.
Bende seni seviyorum kızım, diye ünledi anne çok derinlerden. Bir daha kızını dünya gözüyle göremeyeceğini düşünen bir dil ile. Ona son sözünü söylüyor gibi. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir noktaya süzülürken gönülleri, gözyaşları yanaklarına kalplerinin inceliğini nakşederken, sevginin dile gelmez hali yaşanırken anne ile kız arasında, bir veda sözcüğüyle kapattılar telefonu.
Ölüm eşittir ayrılık, diye not düştü günlüğünün kenarına. Bu dünyaya ait her şeye karşı yaşanan bir ayrılık.
Defterini kapatırken gözlerine çöken uykuyla kucaklaştı bedeni. Bir gün yine böyle sessiz sedasız ölümle kucaklaşacağı gibi.
Son… Ölüm… Başlangıç… Ölüm…


0 yorum:
Yorum Gönder
Yorumunuz için teşekkür ederim. İzzet KOÇAK