Kaybettiğin kelimeleri bul, diyen aynadaki gözlerine dikkatle baktı. Hangi kelimeleri kaybetmiş olabileceğini merak etti.
Yaşamında uzun zamandır bir şeylerin eksikliğini hissediyordu. Bunları gidermek için bir sürü fuzuli uğraş buldu kendisine. Bir sürü hobi edindi.
İlgisi olsun yada olmasın hobi kurslarına gidiyor. Kurs bitimiyle birlikte ilgisini kaybediyordu. Yeni bir şeyler aramak zorunda kalıyordu her seferinde.
Hayata dair arayışlar, diye koşturuyordu hayatın peşinde.
İçindeki boşluk o kadar büyüktü ki doldurulması gerekiyordu; ama hiçbir şey yeterli olmuyordu. Ne koysa dolduramadı içindeki boşluğu.
Bir gün bir psikiyatrın karşısında buldu kendisini. Havadan sudan konuşmaya başladılar. Psikiyatr anlatmasını istedi. O anlattı. O anlattıkça psikiyatr yeni sorular sordu. O sorulan sorulara cevaplar verdi.
Birkaç seans düzenlediler böylece. O konuştu, diğeri sorular sordu. Sonra birden ikisi de sustular. Büyük suskunlukta buluştular.
Bir başka seansın olmayacağını söyleyerek vedalaştılar. Psikiyatr yardımcı olamadığı hastalar listesine onu ekledi. O ise başarılı bir psikiyatr olarak taktir etti onu.
Eve doğru giderken içindeki boşluğu dolduracak olan şeyi öğrenmişti. Dünyanın, içini dolduramayacağını anlamış olmanın rahatlığını hissetti. Omzundaki ağır yük kalkmıştı. Kendi çözümünü kendi bulmuştu bir bakıma.
Hayatı dolduracak ve sonuçta mutlu olacak bir arayışla geçirmişti son birkaç yıllını. Oysa hayat kaybetmek üzerine kuruluydu. Hayat, sahip olduklarından ayrılmak demekti zamanı geldiğinde.
Eve geldiğinde aynanın karşısına geçti ve geçmiş zamanda gördüğü rüyayı hatırladı.
Aynanın karşısındaydı rüyasında. Ama aynadaki yansıması çok başka görünüyordu. Hayat karşısında daha güçlü bir kendi vardı karşısında.
Tek bir cümle dökülmüştü ağzından yansımanın, kaybettiğin kelimeleri bul, diye.
Uyandığında her şeyi kaybedebileceğini ama kelimeleri kaybetmenin anlamsız olduğunu düşünüp geçiştirmişti rüyasını.
Yine aynanın karşısındaydı. Bu kez aynadaki ile aynaya yansıyan arasında bir fark göremedi.
Kaybettiği ilk kelimeyi bulmuştu. Kelimelerinde ruhu vardı. Ve o ruh dolduruyordu boşlukları.
İlk kelime “ölüm” oldu. Hayata ve zamana karşı elindeki en değerli kuvvete kavuşmuştu. Dünya kendisini çok arzulayanları sevmiyor. Onlara acılar veriyordu. Dünya aslında herkese acılar veriyordu ayırmadan. Oysa bir gün her şeyin biteceğini bilenleri fazlasıyla sıkamıyordu. Onların ruhları ölüm bilinciyle genişlemişti. Bu bilinç haliydi güçlü kılan insanı hayatta.
Kendisini daha iyi hissetti. Dünya hayatının geçici olduğunu her akıl sahibi insan gibi biliyordu. Lakin ölümü bilinçli bir kavrayışla algılayan insan ne kadar azdı. Kendiside onlardan birisiydi. Ölüm anlaşılınca hayatta anlaşılıyordu.
Kaybettiği kelimeleri aramaya başlayacağı bir derin yolculuğa başlamaya hazırdı artık.
Aynadaki yansımasına göz kırpıp aramaya koyuldu.
Yaşamında uzun zamandır bir şeylerin eksikliğini hissediyordu. Bunları gidermek için bir sürü fuzuli uğraş buldu kendisine. Bir sürü hobi edindi.
İlgisi olsun yada olmasın hobi kurslarına gidiyor. Kurs bitimiyle birlikte ilgisini kaybediyordu. Yeni bir şeyler aramak zorunda kalıyordu her seferinde.
Hayata dair arayışlar, diye koşturuyordu hayatın peşinde.
İçindeki boşluk o kadar büyüktü ki doldurulması gerekiyordu; ama hiçbir şey yeterli olmuyordu. Ne koysa dolduramadı içindeki boşluğu.
Bir gün bir psikiyatrın karşısında buldu kendisini. Havadan sudan konuşmaya başladılar. Psikiyatr anlatmasını istedi. O anlattı. O anlattıkça psikiyatr yeni sorular sordu. O sorulan sorulara cevaplar verdi.
Birkaç seans düzenlediler böylece. O konuştu, diğeri sorular sordu. Sonra birden ikisi de sustular. Büyük suskunlukta buluştular.
Bir başka seansın olmayacağını söyleyerek vedalaştılar. Psikiyatr yardımcı olamadığı hastalar listesine onu ekledi. O ise başarılı bir psikiyatr olarak taktir etti onu.
Eve doğru giderken içindeki boşluğu dolduracak olan şeyi öğrenmişti. Dünyanın, içini dolduramayacağını anlamış olmanın rahatlığını hissetti. Omzundaki ağır yük kalkmıştı. Kendi çözümünü kendi bulmuştu bir bakıma.
Hayatı dolduracak ve sonuçta mutlu olacak bir arayışla geçirmişti son birkaç yıllını. Oysa hayat kaybetmek üzerine kuruluydu. Hayat, sahip olduklarından ayrılmak demekti zamanı geldiğinde.
Eve geldiğinde aynanın karşısına geçti ve geçmiş zamanda gördüğü rüyayı hatırladı.
Aynanın karşısındaydı rüyasında. Ama aynadaki yansıması çok başka görünüyordu. Hayat karşısında daha güçlü bir kendi vardı karşısında.
Tek bir cümle dökülmüştü ağzından yansımanın, kaybettiğin kelimeleri bul, diye.
Uyandığında her şeyi kaybedebileceğini ama kelimeleri kaybetmenin anlamsız olduğunu düşünüp geçiştirmişti rüyasını.
Yine aynanın karşısındaydı. Bu kez aynadaki ile aynaya yansıyan arasında bir fark göremedi.
Kaybettiği ilk kelimeyi bulmuştu. Kelimelerinde ruhu vardı. Ve o ruh dolduruyordu boşlukları.
İlk kelime “ölüm” oldu. Hayata ve zamana karşı elindeki en değerli kuvvete kavuşmuştu. Dünya kendisini çok arzulayanları sevmiyor. Onlara acılar veriyordu. Dünya aslında herkese acılar veriyordu ayırmadan. Oysa bir gün her şeyin biteceğini bilenleri fazlasıyla sıkamıyordu. Onların ruhları ölüm bilinciyle genişlemişti. Bu bilinç haliydi güçlü kılan insanı hayatta.
Kendisini daha iyi hissetti. Dünya hayatının geçici olduğunu her akıl sahibi insan gibi biliyordu. Lakin ölümü bilinçli bir kavrayışla algılayan insan ne kadar azdı. Kendiside onlardan birisiydi. Ölüm anlaşılınca hayatta anlaşılıyordu.
Kaybettiği kelimeleri aramaya başlayacağı bir derin yolculuğa başlamaya hazırdı artık.
Aynadaki yansımasına göz kırpıp aramaya koyuldu.


2 yorum:
Arayış iyidir. Bulana kadar heybe dolar... Sakın bulma...
Bulunca kaybetmek üzerine özel bir yeteneğim var...
Yorum Gönder
Yorumunuz için teşekkür ederim. İzzet KOÇAK